4 Haziran 2013 Salı

Taksim Komünü



Burak Cop

4 Haziran 2013

Başından beri bu ayaklanmanın içerisindeyim. Diyelim ki bindik; on bin olduk, yüz bin olduk, şimdi tüm Türkiye’de milyonlarız. 

İki paralel hayat sürüyoruz. Gündüz işe gidiyoruz, gece Taksim merkezli isyan bölgesine gidip kâh o barikatta kâh bu barikatta polis şiddetinin karşısına dikiliyoruz. Özgürlük havasını solumanın ayrıcalığını sökerek aldık, ama standart yaşantımızdaki manasıyla “vaktimizi” kaybettik. Her gün en az 3 yazı yazacak kadar gözlem biriktiriyorum. Her gün en az 3 yazı yazacak kadar gelişme oluyor. Ama buna ne vakit ne de mecal kalıyor. 

Sakın yanlış anlaşılmasın, hiç ama hiç şikâyetçi değilim. İnsan bu istisnai güzellik hiç bitmesin istiyor. 

Umarım mümkün olur da yaşam tempomuz “normale” döndüğünde (maalesef eninde sonunda olacak bu) bu tarihi günleri kitaplaştırırım. 

Ben tarafsız değilim, bu yazıyı tarafsız yazamam. Ama paylaşacağım gözlemlerin, gerçekliği yansıtacağından, hiçbir şeyi eğip bükmeyeceğinden emin olabilirsiniz. Taraflı ama objektif olmaya gayret edeceğim. Bu yazılanları “içeriden” birinin isyana dair aktarımları olarak okuyunuz. 

Yazıya Taksim Komünü başlığını atmam romantizmden veya öykünmecilikten değil. Şu anda Gezi Parkı, Taksim Meydanı, Gümüşsuyu ve büyük oranda İstiklal Caddesi fena halde 1871 Paris Komünü’nü anımsatıyor. Anımsatıyor sözcüğünün altını çiziyorum. Ortada bir komün yok. Komüne benziyor demek de abartı olur. Ama anımsatıyor. Ve böyle devam ederse(k) önce benzeyecek, sonra bizatihi o olacak. 

İnönü Stadı, Divan Oteli ve İstiklal Caddesi’nin orta kesimleri ile sınırlanan bölgede şu anda devlet yok. Polis hiç yok. Bir devlet düzeninin yokluğu bağlamında, anarşizan bir ortam var (bu negatif veya pozitif değil, nötr bir tanımlama). Fakat zannetmeyin ki bu beraberinde güvensizliği getiriyor. Hayır, hiç de güvensiz bir ortam yok. Yani “normal zamanlarda” geceyarısından sonra belli saatlerde (sabahın üçü dördü gibi) oralarda yürümek bana daha ürkütücü gelir. Bu seferse havada tekinsizlik kokusu yok. İster inanın ister inanmayın özgürlük kokusu var. 

Bu ayaklanma Türkiye tarihindeki kapsam, katılım ve süre bağlamında en büyük halk ayaklanması. Kendiliğindenliği ve kitlenin kararlılığı bakımından biraz 15-16 Haziran’a benziyor. Özellikle de 31 Mayıs Cuma akşamından ertesi sabaha kadarki ortam, Şişli’den Gezi’ye kadarki (ve Nişantaşı, Teşvikiye, Beşiktaş’ı da kapsayan) geniş bölgeyi dolduran halk yığınlarının yarattığı ortam tam bir 15-16 Haziran görünümü teşkil ediyordu. 

Bu ayaklanma görünümü ertesi gün de devam etti. 2 Haziran Pazar’dan itibaren Taksim merkezli isyan alanı ben diyeyim özgürleştirilmiş bölgeye, başkası desin kurtarılmış bölgeye dönüştü. Ayaklanma ortamı ise sönümlendi. Onun yerini, tüm yurttaki sürekli ve süreli gösteriler aldı. Süreli dediğim, sabah-öğle arasında pek vukuat olmaması, öğle-akşam arasında az vukuat olması, akşamdan itibarense yığınların sokaklara dökülmesi manasında.

Yaşamakta olduğumuz halk hareketi bir yanıyla da 68 Baharı’na benziyor. Gençler ön planda. Başı gençler çekiyor. Ancak çoluk çocuktan bahsetmiyoruz. Bu insanlar ağırlıklı olarak 20’li ve erken 30’lu yaşlarındalar. Çoğu üniversite mezunu ya da öğrencisi. Yani kariyerlerinin başındaki beyaz yakalı emekçilerden ve birkaç yıl sonra beyaz yakalı emekçiler sınıfına/katmanına (hangisini diyeceğimi bilemedim) katılacak öğrencilerden söz ediyoruz.

İsyanın esprili dili de buradan kaynaklı. Sosyal medyada yazılanlar, duvar yazıları, isyancıların hükümet ve destekçileriyle (ve bazen kendileriyle de) tatlı tatlı dalga geçmesi; hep bundan kaynaklı.

Ama lütfen yanlış anlaşılmasın, sınıfsal ve siyasal olarak olağanüstü heterojen bir halk yığını sokaklarda. Yukarıda yazdıklarım, olayların bu noktaya gelmesini sağlayanlar. Ancak hem “komün” bölgesinde, hem de yurt genelinde yapılan gösterilerde işsizler, varoşlardan gelenler, vasıfsız ve az vasıflı emekçiler, küçük burjuvaziden diyebileceklerimiz, hatta hali vakti yerinde olanlar da fazlasıyla yer alıyor.

Şimdi hem komünvari, hem de 68vari ortama dair birkaç gözlem daha paylaşacağım. İsyan bölgesinde şu anda devlet otoritesi yok dedik. Ama kaos da yok. Bölge, kendi karar alma ve uygulama mekanizmalarını oluşturmaya başlamış halde. 

Ortak komiteler anlamında, yani tartışma, karar alma ve uygulama konusunda henüz yeterince ete kemiğe bürünmüş bir örgütlenme, yapılanma yok. Ancak şunlar var; ilk yardım ve ikmal merkezleri oluşmuş durumda. Beyaz önlüklü doktorlar cepheden cepheye koşuyor (cepheden kasıt, isyan bölgesinin sınırlarını teşkil eden barikatlar). Çatışma (daha doğrusu gaz yeme) bölgelerine yaklaştıkça ellerinde anti-asit ve su karışımı solüsyonlarla, gaz yiyip dönenlere müdahale eden ekipler var. 

Bunların yanı sıra, isyancılar bölgenin temizliğine çok dikkat ediyor. Sürekli eli çöp poşetli gönüllüler ortalıkta dolaşıyor. Bu, devletçi medyanın “bakın çevre dediler, ortalığı batırdılar” propagandasına mani olmaktan çok; ortak alana, kamusal alana sahip çıkma tavrından kaynaklanıyor.

Kızlar çok aktif. Erkeklerden asla ve asla aşağıda kalmayacak bir şekilde, çatışma (gaz yeme) bölgeleri de dâhil olmak üzere, canla başla mücadele ediyorlar. İsyanın ilk günlerinde barikatlar kurulurken, pek çok kişinin Nişantaşı şusu, Cihangir busu diye niteleyeceği tipolojideki genç kadınların ellerindeki hurda vesaireyi barikatlara taşıdığına tanık oldum. 

Ortalıkta zaman zaman acıkanlara kumanya dağıtan insanlar dolaşıyor. Müthiş bir dayanışma ve ortak iş yapma kültürü gelişmiş durumda. İnsanlar tanımadıkları isyan yoldaşları için her türlü fedakârlığı yapıyor. Buna evinde yatırmak da dâhil. 

Taksim Meydanı’ndaki özgürlük havasını anlatabilmeme imkân yok. Meydanda daha ziyade siyasi yapılar var. 24 saat miting alanı gibi. 24 saat konuşmalar, müzik yayını, halay çekmeler, farklı gruplar arasında arada bir çıkan ama hemen yatıştırılan gerginlikler… Tam bir daimi miting alanı. On yılların acısını çıkarıyoruz. 

Biraz abartma riskini de göze alarak diyebilirim ki, eğer bu ortam sürer ve ortak karar alma ve uygulama pratikleri de gelişirse, Türkiye devrimci hareketinde Fatsa’dan sonra ikinci bir komün deneyimimiz olacak. 

Hükümeti istifa ettirmeyi başarır mıyız bilmiyorum. Ama bu halk kitlesi artık öyle ayyaşlar, ahlaksızlar, milletin değerlerine uzak bilmemneler (her ne ise bu milletin değerleri denen karın ağrısı…), elitler, beyaz Türkler, marjinaller, çapulcular vs. vs. diye aşağılayarak siyaset sahnesinin dışına itebileceğiniz bir kitle değildir. 

Bu kitle aynen 15-16 Haziran’daki işçi sınıfı gibi rüştünü ispat etmiştir. Masada biz de varız, bizi de kaale alacaksınız, bize saygı göstereceksiniz. 

Yapmazsanız, siz kaybedersiniz. Daha doğrusu kaybetmeye devam edersiniz.   

25 Nisan 2012 Çarşamba

97 yıldır teslim oluyorlar yetmedi mi?


Burak Cop 
24 Nisan 2012
Hrant Dink 1915’in ölenler üzerinden değil, kalanlar üzerinden konuşulmasını isterdi. Türklerle Ermenileri birbirine bağlayan ve günün birinde halklar arasında kalıcı kardeşlik ilişkisinin tesis edilmesinde belki de en önemli rolü oynayacak olanlar, kalanlardı. 

Kalanlar da esasen iki ana kategoriye mensuptu. Soykırımda hayatta kalanların torunları, ki bu insanlar ya Türkiye’de, ya Diaspora’da, ya da Ermenistan’daydı. Ve Müslümanlaşarak yahut Müslümanlaştırılarak hayatta kalanlar ile onların çocukları, torunları… 

Siz bakmayın cahil cesaretiyle Ermeni soykırımını bir “İslamsızlaştırma hamlesi”nin ilk aşaması olarak tanımlama komikliğinde bulunan köşe yazarına. Tehcire tabi tutulan Ermenileri kıyımdan korumak için çaba gösteren dönemin Kütahya Valisi Faik Ali Bey’in İstanbul’a çağrılmasını fırsat bilen şehrin polis müdürü, Vali dönene kadar Ermenilerin topluca din değiştirmesi ve sünnet olmaları için harekete geçer (neyse ki Vali’nin zamanında dönmesi üzerine başarısız olur). Tarihçi E.J.Zürcher ise bir makalesinde Sina cephesindeki Ermeni askerlerin topluca Müslümanlığa geçip sünnet olduklarını ve bunun törenlerle kutlandığını yazar. Osmanlı Ermenilerinin yüzde 5 ila 10’unun din değiştirerek tehcirden kurtulduğu tahmin edilmektedir. 

4000 yıl öncesine dayanan varlıklarıyla Anadolu’nun kadim halkı olan Ermenilerin bu coğrafyadan silinişi tek bir seneye sıkışmaz ne yazık ki. Suriye’ye tehcir edilenlerin bir kısmı Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra geri döner, Lozan görüşmeleri tutanaklarına göre 170 bini Anadolu’da, 130 bini de İstanbul’da olmak üzere 300 bin Ermeni yeni kurulan cumhuriyete intikal etmiştir (bkz. H.Dink, İki yakın halk iki uzak komşu, s. 25). Bu sayıyı o zamanki Türkiye nüfusuna oranladığımızda, şayet aynı oran bugün de geçerli olsaydı, şu anda Türkiye’de 2 milyon Ermeni’nin yaşaması gerekirdi. Ama 50 bin ya varlar ya yoklar. Nerede peki bu insanlar? 

Bu önemli bir soru ve cevabı da malum. Ancak uzun bir cevap, ve bu yazının konusu değil, biz gene “kalanlar”a dönelim. Ermeni soykırımıyla ilgili tartışmalarda 1915-16’da kaç kişinin öldüğü meselesi öteden beri hararetle tartışılıyor ancak kalanlar meselesi de, hele ki Müslümanlaşarak kalanlar (Dink’in deyimiyle “yaşayan kayıplar”) söz konusu olduğunda, belki “kaç kişi öldü?” tartışmasından bile daha çetin bir mesele, bir tabu. 

Hrant Dink’i ölüme götüren olaylar dizisinin fitilinin Şubat 2004’te nasıl ateşlendiğini artık herkes biliyor. Sabiha Gökçen’in aslında tehcir sırasında ailesinin büyük kısmı katledilen Hatun Sebilciyan adında bir Ermeni kızı olduğu ve 6 yaşındayken Mustafa Kemal tarafından yetimhaneden evlat edinildiği iddiası, Gökçen’in öz yeğeni olduğunu söyleyen Ermenistanlı bir kadının –doğrudur yanlıştır– bir takım belgeler eşliğinde Agos’a gelmesi sonucu gündeme geldi. Agos’un yaptığı haberi 2 hafta sonra Hürriyet iktibas etti ve yer yerinden oynadı, hayat Hrant’a zindan oldu. Hikâyenin acı sonunu biliyorsunuz.  

İşin ilginci, kalanlara Ermeni dünyası da ölenlere gösterdiği ilgiden çok daha azını gösteriyor. Dink, Erivan’da konuştuğu bir tarihçinin şu sözleri karşısında adeta çarpılır: “Kalanlar üzerine (…) bir araştırma yapmayı da gereksiz buluyoruz. Sonuçta bizim 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğüne ilişkin resmi bir tezimiz var. Bu tezi sıkıntıya düşürecek gereksiz bilgilere ihtiyacımız yok” (Dink, s. 62).      

Kılıç artıklarının peşinde…
Anadolu’da kılıç artığı misali yahut şans eseri hayatta kalan Ermenilerin çocuklarını, torunlarını; dillerini ve kültürlerini kaybetmesinler diye bulup İstanbul’a getirmeyi iş edinen (özellikle 70’li yıllarda) bir grup insanın arasında genç Hrant da vardır. Hrant’ın yanı sıra, onun gibi örgütlü sol siyasetin içinde ve Hrant’la aynı örgütte mücadele veren Armenak Bakırcıyan, Armenak gibi Diyarbakırlı olan papaz Der Grigos ve Hrant Küçükgüzelyan da bu bir avuç insanın arasındadır. Küçükgüzelyan, başında olduğu Ermeni yetimhanesinde kalan çocuklar için Tuzla’da bir yaz kampı açar, 12 Eylül döneminde 8,5 ay cezaevinde kalıp türlü işkenceler ve eziyetler görür, serbest kaldığında da kampı Dink’e teslim edip Türkiye’den göç eder. Devlet kampa 1984’te el koyar (bkz. Nedim Şener, Kırmızı Cuma, s. 19-22). 

70’lerin siyasal ortamında, illegal bir Marksist-Leninist örgütün (TKP/ML) saflarında mücadele veren iki yakın arkadaş Hrant ve Armenak, siyasal faaliyetlerinden ötürü Ermeni toplumu zarar görmesin diye mahkemeye başvurarak isimlerini Fırat ve Orhan diye değiştirirler. Armenak Bakırcıyan artık Orhan Bakır’dır. Hrant kısa süre içinde örgütlülüğün uzağına düşerken Armenak TKP/ML’nin Merkez Komitesi’ne kadar yükselir, bir ara cezaevine düşse de örgüt tarafından kaçırılır (ve bu esnada çıkan çatışmada ne yazık ki bir asker hayatını kaybeder) ve her yerde fellik fellik arandığı için özgürlüğü Dersim dağlarında bulur.  


Orhan Bakır’ın mücadele tarzını, daha doğrusu o yılların devrimci mücadele tarzını bugünden eleştirmek elbette kolaydır. Ancak Türkiye’nin Kontrgerilla ve CIA destekli bir faşist terör dalgası altında olduğu, iç savaş koşullarının hâkim olduğu yıllardır bunlar. 12 Mart’a giden yolda ilk öldürülenlerin devrimci gençler olmasına benzer bir şekilde, 1974 genel affından sonra da ilk öldürülenler hep soldan olmuştur (Kasım 1975’e kadar). 1978’e gelindiğinde Türkiye fiilen adı konulmamış bir iç savaş yaşamaktadır.  

Kesişen yaşamlar
Orhan Bakır, Mayıs 1980’de Elazığ Karakoçan’da polis tarafından pusuya düşürülür ve çatışarak ölür. Onu öldüren iki polisten biri kısa süre sonra örgütün cezalandırma amaçlı silahlı saldırısına uğrayacak ve ağır yaralanacaktır. Orhan Bakır’ın öyküsü aslında Anadolu’da dağınık biçimde varlıklarını sürdüren, kılıç artığı Ermenilerin öyküsünün en sarih anlatımını ihtiva eder. Her şeyden önce kendisi de Diyarbakırlı, sekiz çocuklu yoksul bir ailenin mensubudur ve kısa süren yaşamı, özellikle Dersim yöresindeki Ermenilerin yaşamıyla çok dramatik bir şekilde kesişir. 

2005 başında Murat Kahraman’ın Çığlık romanı piyasaya çıkar. Bu bir Dersim romanıdır. Kendine has, insanıyla doğasıyla güzel bir coğrafyadır Dersim. Dersimliler yörenin kadim halklarından olan ve nüfusun dörtte birini oluşturan Ermeniler’i 1915’te devlete teslim etmemiş, dahası başka yerlerden kendilerine sığınan on binlerce insanı da açıkhava mezbahasına dönmüş olan Anadolu’da o sırada Ermeniler için güvenli bölge olan Rus işgal bölgesine nakletmişlerdir (bkz. Hüseyin Aygün, 0.0.1938, s. 93-96).   
  
Kahraman’ın romanında Orhan Bakır’la, yaşamını Elazığ Ağın’da görünürde imam olarak sürdüren, ama aslında gizli (ve dindar) bir Ermeni olan ihtiyar adamın diyalogları da yer alıyor (s. 149-162 ve 171-179). Kılıç artığı ihtiyar, evine her geldiğinde Orhan’ı (Armenak’ı) gözyaşları içinde bağrına basmakta, onu bir çocuğu sever gibi sevmekte, ona en güzel yemekleri yapıp şevkle hizmet etmekte, bazen de yaralarını tedavi etmektedir. Orhan’ın öldürüldüğünü öğrenince de on yıllar boyu sürdürdüğü sahte yaşamını eviyle birlikte ateşe verir, çember sakalını keser, papaz kıyafetini giyip Orhan’ın öldürüldüğü yere doğru yola çıkar. Gecenin karanlığında oraya ulaşır, jandarmanın “teslim ol” çağrısına “Tam yetmiş yıldır, her gün teslim oluyorum, yetmedi mi?” diye haykırarak yanıt verir. Açılan ateşle hayatını kaybeder. 

“Yavrum, biz de Ermeniyiz”  
Bu roman karelerinin aslında fevkalade gerçekçi olduğunu Mayıs 2005’te Agos’a gönderilen bir okur mektubundan öğreniyoruz. Kitabı okuyan Dersimli Azad Demir, gizli Ermeni olduğunu öğrenme öyküsünü anlatır. Azad henüz çocukken Orhan Bakır’ın liderliğinde bir grup Partizan köylerindeki evlerine gelir. Azad’ın yaşlı ve hasta babası bir anda canlanmış, gruba hizmet etmekte, yemekler pişirmektedir. Babası ile Orhan Bakır’ın başbaşa kaldıkları bir anda, babasının Orhan’ı kucağına yatırıp gözyaşları içinde başını okşamasını ise hayretle görür. Babası, Azad’ın anlamadığı bir dilde türkü mırıldanmaktadır. Olan bitenden hiçbir şey anlamamıştır. Gerçeği ise Orhan’ın ölüm haberi gelince babasının ağzından öğrenir: “Yavrum, biz de Ermeniyiz. Git kardeşini son yolculuğuna uğurla ve dön”. Babası 4 gün sonra ölür.    

Orhan Bakır, binlerce Dersimlinin katıldığı görkemli bir törenle toprağa verilir. Yoldaşları polisin apar topar gömdüğü cenazeyi topraktan çıkartıp, Orhan’ın vasiyet ettiği yere götürmüştür. 

Ben Büyük Felaket’in 97. yıldönümünde Orhan Bakır’ı anmak istedim. Bir gün yaşam öyküsünün bir filme konu olması, dileğimdir.
     

13 Mart 2012 Salı

Nasıl köşe yazarı olunur?

Burak Cop 
12 Mart 2012 


Köşe yazarlığı her açıdan olmasa da pek çok açıdan ballı bir iştir. Yani herhalde öyledir. Köşem olmadığı için bilemiyorum. Öyleymiş gibi görünüyor ama şimdi çok da kesin konuşmak istemem hani. Ordan bir köşe yazarı çıkar, “dostum bilmeden konuşuyorsun, içi seni dışı beni yakar” der, öylece kalakalırım. 

Şimdi benim şu ana kadarki gazetecilik tecrübeme ve genel olarak da toplumsal hayata dair gözlemlerime dayanarak vardığım iki temel sonuç var. Bir, köşe yazarı dediğimiz insanlar editörlerden ve muhabirlerden daha değerli addediliyorlar. Öyleyse illa ki o mertebeye atlamakta fayda vardır. Bunu da şüphesiz ki az sayıda insan başarabilmektedir.

İki, köşe yazarları sözünde keramet olduğuna inanılan insanlardır. Bir diyeceğiniz varsa, bunu muhabir şapkanızla yazdığınız habere yedirmenizle, yakışıklı bir fotoğrafınızın süslediği ve size ait olan bir köşede ahkâm kesmek suretiyle dile getirmeniz arasında büyük fark vardır. İlkinde piyade, ikincisinde keskin nişancı muamelesi görürsünüz. Bazen albay muamelesi görürsünüz. Bazen general muamelesi görürsünüz. Hatta bazen allah sizi inandırsın Rambo muamelesi görürsünüz.

Hâlbuki bu çarpık bir düzendir. Sağlıksızdır. Batı medyalarında durum böyle değildir. Neden mi? Çünkü köşe yazarları köşede yazmamaktadır ki kuzum. Genelde sayfaların sağ veya sol kenarında, yukarıdan aşağıya yazarlar. Yani köşe yazarı değil sütun yazarıdırlar. Daha adını doğru dürüst koyamamışız kardeşim. Ben medyayı hakikaten çok sorunlu görüyorum yani. 

Kimileri köşe yazarlarının önemli bir kısmının gazetecilik, habercilik background’ına sahip olmamasını eleştiriyor. Ben de bunu anlamıyorum. Erkek jinekoloğa gittiğiniz zaman “sen geçmişte hiç doğum yaptın mı?” diye sormuyorsunuz ama. Ya da Ecevit Sanskritçe üzerine kitaplar mı yazdı, hayır. Ülkeyi yönetti. Hatta yönetirken bir ara Cumhurbaşkanı’nın kendisine Anayasa fırlatmasına çok içerledi. Ülkeyi garip bir zamanda seçime de götürdü. Kimse de kalkıp “Ecevit zaten siyaset bilimi okumamıştı” demedi.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla Ferhat Göçer’in hasta muayene etmesindense şarkı söylemesinin daha iyi olduğunu düşünen çok sayıda insan da var. Yani “gazetecilikle ilgisi olmayan bu kadar da fazla köşe yazarı olur mu?” diye sorup durmayın. Oluyor. Tozunu bile attırıyorlar.   

Peki nasıl köşe yazarı olunur? Anlayabildiğim kadarıyla bunun çeşitli yolları var. Gerçi bir harita, güzergâh vs. çizmek de zor. Herifin biri üç sene önce mi ne, çıktı, Deniz Gezmiş ulusalcıdır ve yabancı düşmanıdır diye bir şeyler yazdı. Aldı yürüdü, şimdi futbol üzerine konuşuyor. Bir de Hıncal Uluç var; atletizmden de anlıyor, operadan da, tarihten de, gecenin bir vakti evinden gayrı bir eve giden genç kadınların orada ölmesinin normal karşılanması gerektiği gibi ince hususlardan da anlıyor. Gel de çık işin içinden. 

Biz tekrar sorumuza dönelim. Nasıl köşe yazarı olunur? Şimdi bir kere Türkçe’yi iyi kullanmak şart değil. Tercih ediliyordur gene her şeye rağmen, ama bunun bir önkoşul olmadığı anlaşılıyor. Entelektüel birikim de önkoşul değil sanki. Yani siz “bakın ben şu, şu, şu konulardan anlarım” derseniz size “olmaz, sen git, şu köşedeki apaçi gelsin” demezler. Ama bunun da tek başına (bazen de yanında başka şeyler olduğu halde) yeterli olmadığını zannediyorum. Yanılıyorsun diyen ve beni ikna eden biri çıkarsa ona Eminönü’nde balık ekmek ısmarlarım.

İyisi mi gene sorumuza dönelim. Şimdi bir kere işe yarayan bir soyadınız varsa, bir miktar avantajınız var demektir. Bunu kabul etmek gerek. Mesela benim soyadım aslında Zaman, Taraf, Bugün gibi gazetelerde köşe yazmam için bana avantaj sağlıyor ama salatalıklık bende, bu statik enerjiyi kinetiğe çeviremiyorum. Hele bir de soyadım Devrim, Vesayet, Elitoğlu, Aydınlık, Evrim, Tinerhan, Ateistcan, Köyenstitülü olaydı… O zaman görürdüm günümü.

Neyse siz siz olun; doğmadan önce annenizi, babanızı, amcanızı, teyzenizi, abinizi falan seçmeye çalışın. Bunun mümkün olmadığını söylediğinizi duyar gibi oluyorum. Ben gelecekteki CERN deneylerinden umutluyum. Bir de biliyorsunuz daha uzaydaki karadeliklerin sırrı çözülmedi. Bir keresinde de bilim adamlarının laboratuvarda anti-madde diye bir şey ürettiklerini okumuştum. Bu pilav daha çok su kaldırır.

Hay allah, bize ayrılan yerin sonuna geldik.        
      

5 Mart 2012 Pazartesi

AKP’nin milliyetçiliği


Burak Cop

5 Mart 2012


Biraz Türk sağının tarihine yönelik okuma-araştırma eksikliğinden, biraz da Türkiye tarihini 28 Şubat’la başlatıp üzerine bir de AKP’ye sahip olmadığı hasletleri atfetmekten, iktidara angaje liberal çevreler ve onların nüfuzu altındaki kesimlerde AKP’nin milliyetçiliğine yönelik bir körlük var. Daha doğrusu vardı, iktidardan kaynaklı bütün terslikler artık o kadar büyük bir yekûna ulaştı ki, az önce bahsettiğimiz kör gözler de yaklaşık son 2 yıldır (yani “Kürt açılımı” su kaynattığından beri) iktidarın milliyetçiliğini bölük pörçük eleştirir oldular. Burada iktidar derken iktidar partisini de aşan bir bloktan söz ediyoruz, yani AKP artı Gülen Cemaati’nden. 

Burada özellikle Ayşe Hür’ün 11 Aralık tarihli Taraf’taki yazısını hatırlatmak isterim. Türkiye’nin başlıca siyasi ve toplumsal meselelerinde Fethullah Gülen’in ne gibi görüşlere sahip olduğunu bizzat Gülen’in yazdıkları ve söylediklerini aktararak sergileyen Hür, karşımızdaki figürün milliyetçilik, muhafazakârlık ve devlet otoritesi yanlılığıyla, “bildiğimiz” Türk sağının bir varyantı olduğunu göstermişti. Bu tür yazıları okumamız için AKP’nin referandum zaferi üzerine bir de üçüncü seçim zaferini kazanması gerekiyormuş demek ki. Olsun. Kimi jetonların geç düşmesi hiç düşmemesinden iyidir, hele ki bazı kalem erbaplarının hâlâ neler yazdıklarına bakınca.  

Ancak, az önce de belirttiğimiz gibi, AKP’nin milliyetçi tavırlarını eleştiren liberal çevrelerin bunu bölük pörçük yaptıkları, belli bir sistematiğe oturtmadıkları, herhangi bir ideolojik bağlama (hele ki tarihsel bağlama) oturtmak gibi bir dertlerinin ise hiç olmadığı görülüyor. Türkiye tarihini 28 Şubat’la başlatanlar elbette ki bir tarafta anti-demokrat ve Kemalist devleti (yahut Kemalizmi), onun karşısında ise demokrasi mücadelesi veren, 90’larda İslamcı olup şimdi de “muhafazakâr demokrat” olan bir hareketi görecektir. 

Bu bakış açısına göre, özellikle de ilk iktidar döneminde Kıbrıs meselesinden tutun da Kürt sorununa kadar bir dizi konu başlığında AKP’ye karşı ulusalcı bir muhalefet yürütülmüş, bu muhalefette şimdi Ergenekon’dan yargılananlar kadar CHP de yer almıştır. Dolayısıyla AKP milliyetçiliğin ulusalcılık denilen varyantıyla ve anti-demokratik hamlelerle karşılaştığına göre milliyetçi değildir yahut en azından rakiplerine göre daha az milliyetçidir, keza demokratikleşme yanlısıdır yahut en azından rakiplerine göre daha demokrattır.   

Hiç şüphe yok ki bu çok sorunlu bir bakış açısı. Türkiye’de seküler milliyetçilik son 10 yılda ulusalcılık olarak kodlanır oldu ve ikinci Baykal dönemi CHP’sinin politik tutuculuğu ulusalcılıkla harman oldu. Ancak Türkiye’de çok daha köklü olan, solun toplumsallaştığı 60’lı ve 70’li yılların anti-komünist siyasetleriyle biçimlenen, ulusalcılığa nazaran toplum nezdinde daha çok karşılığı bulunan bir milliyetçilik vardır ki bu da ezan-bayrak milliyetçiliğidir. (En somut ifadesini de Çiller’in “Bayrak inmez, ezan dinmez” mottosunda bulmuştur). İşte AKP’nin milliyetçiliği de budur, ezan-bayrak milliyetçiliğidir. Toplumun çimentosu olarak Müslümanlığın, ulusalcılıktakine göre daha ön planda olduğu bir milliyetçilik. 

AKP’nin ideolojik kaynakları

AKP’nin ideolojisinin üç kaynaktan beslendiğini söyleyebiliriz. Bunlardan ilki olan Milli Görüş’ün zaten milliyetçi yönü son derece güçlüydü. Bu “Atatürk milliyetçiliği”nden farklı olarak içinde zerre kadar laiklik olmayan ve Türk unsuruna dayanmayan bir milliyetçilikti, ancak gene de milliyetçilikti. İkinci kaynak, 12 Eylül’ün ürünü olan Türk-İslam sentezidir, ki bundaki milliyetçiliği ayrıntılı izah etmeye herhalde gerek yoktur. Üçüncü kaynak da DP’li yıllardan 2000’lere uzanan Türk sağ siyasetidir, ki bunda da özellikle 60’ların ortasından itibaren ezan-bayrak milliyetçiliği çok belirgin olmuştur. 

60’ların ikinci yarısı yahut 70’lerin başı veya ortasından kalma gazete kupürlerini inceleyenler görecektir ki AP, CKMP (sonradan MHP), MP, YTP, CGP, Demokratik Parti gibi sağ partiler milliyetçi partiler olarak adlandırılmakta ve CHP de dâhil olmak üzere sol bu tanımın dışında, daha doğrusu karşısında konumlandırılmaktadır. Demirel’in AP’sinin, Erbakan’ın MSP’sinin, Türkeş’in MHP’sinin ve CHP’den kopan sağ kanadın kurduğu CGP’nin 1975-77 arasındaki koalisyon hükümetinin adının Milliyetçi Cephe (MC) olması tesadüf değildir. CGP hariç aynı partilerin 1977 seçimleri sonrasında kurdukları ikinci koalisyonun gene MC adını taşıması bunun bir tesadüf olmadığının en açık kanıtıdır herhalde.  

Uzun lafın kısası; İdris Naim Şahin bir yol kazası, bir tatsızlık, bir yanlışlık değildir. İdris Naim Şahin AKP’dir. Bir devlet organizasyonu olduğu kırıntı kadar bir şüpheye dahi mahal bırakmayacak kadar açık olan “Hocalı” mitingiyle ilgili yazısında, Taraf yazarı Alper Görmüş, bir kampanyanın başlatıldığını belirtiyor ve bu kampanyanın amacını şöyle tarif ediyor: “(milliyetçi) duyguların taşıyacağı eylemlerin sorumluluğunu ve yükünü iktidarın omuzlarına yükleyerek, onu bilhassa Batı kamuoylarının gözünde mahkûm etmek”. Görmüş’e göre Başbakan Erdoğan iki yıl önce “milliyetçilik treni”ne binmiştir ve o trenle 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimine gitmek istemektedir.

Sahte dost açık düşmandan daha tehlikelidir 

Erdoğan hep o trendeydi, sadece farklı vagonlar arasında gidip geldi. Görmüş neye dayanarak iki yıl demektedir bilinmez ama Erdoğan’ın Mart 2009 yerel seçimleri öncesindeki yer yer şovenizme yaklaşan milliyetçi söyleminden örnekler internet arşivlerinde mevcuttur. Ancak asıl değinmek istediğim başka bir şey. Bir konudaki muarızınızın veya düşmanınızın kim olduğu açıksa, ne dediği ve neyi savunduğu netse, aslında çok da endişe etmeye gerek yoktur. Ona göre konumlanır, ona göre gardınızı alırsınız. İyilikten yana gibi görünürken aslında kötülüğü örten, hakikati çarpıtıp saptırmaya çalışanlar ise açık düşmandan daha tehlikelidir. 

Görmüş yazısında 2015’e kadar artan bir ivmeyle süreceği belli olan anti-Ermeni kampanyayı hükümetin dışında ve aslen hükümeti yıpratmaya yönelik bir şey olarak tarif etmektedir. Ona göre Erdoğan dönemsel bir milliyetçilik adına bu kampanyaya dışardan destek vermektedir, ancak bu yolda kendisine ne tür sürprizler hazırlandığını zamanla görecektir. Görmüş ve benzerleri pek çok meselede çubuğu iktidara bükmek amacıyla gerçekleri deforme etmekten çekinmiyorlar. Bugün nasıl ki 28 Şubat medyasının önemli figürleri hesap verme noktasına geldiyse, içinden geçtiğimiz otoriter dönem sona erip güç ilişkileri tersyüz olduğu zaman da Görmüş ve benzerlerinden hesap sorulacak. Bu da böyle bilinsin.