10 Haziran 2011 Cuma

Ne güzel fırkamızdın sen Osmanlı Sosyalist Fırkası

Burak Cop
11 Haziran 2011

Biri gazeteci, diğeriyse gazeteci olmamakla beraber medya dünyasıyla iç içe olan ve eli de kalem tutan iki arkadaşımla, Hopa'da Metin Lokumcu'nun polis şiddetine bağlı olarak hayatını kaybetmesinin ve genel olarak Hopa'daki olayların protesto edildiği yürüyüşte yan yanaydık. İstiklâl Caddesi'nde iktidarı ve onun polisini olanca öfkemizle, samimi ve haklı öfkemizle tel'in ediyorduk. 

Bir yandan yürüyor, bir yandan sohbet ediyorduk. Taksim Meydanı'na ulaşmıştık. Henüz polis bizi gazlamamış ve biz de geri çekilmek zorunda kalmamıştık. Nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama söz 2007 seçimlerine geldi. Gazeteci arkadaşım "o seçimi AKP kazandığında sevinmiştim" dedi. Diğeri "ben neredeyse o seçimde AKP'ye oy verecektim" dedi. Ben de "Gerici ve hatta ürkütücü bir çizgide siyaset yapan CHP karşısında AKP'nin başarı elde etmesinden memnuniyet duymuştum" dedim. Öte yandan, gelin görün ki, her üçümüz de uzun zamandır AKP hakkında çok kötü şeyler düşünüyoruz. İktidara olan antipatimiz zamanla arttı ve halen de artıyor. Nasıl artmasın ki? Adama "ama öldü efendim..." diyorlar, o ise "ben bilmem" diyor. Böyle de Müslüman...  (bkz. http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=23977927 ) 

Her neyse... Türkiye'de 2007-2011 döneminde yaşananlar şu açıdan enteresan; bana öyle geliyor ki dünya üzerinde çok az ülkede 4 yılda bu kadar fazla şey olur, bu kadar büyük dönüşüm olur (egemenler arası güç ilişkilerindeki değişim ve bizatihi egemenlerdeki değişim bağlamında). Tabii elinde siyasi kudret bulunan aktörler (düzen partileri, ordu, yargı, polis, sermaye sınıfı ve onun sözcüsü olarak burjuva medyası) 4 yılda 40 yıllık değişimler yaşayınca; halkta, devrimci partilerde, kitle örgütlerinde, muhalif medyada ve aydınlarda da baş döndürücü bir hızla kendini dayatan bir konumlanma, yeniden-konumlanma, yeniden-yeniden-konumlanma vb. ihtiyaçlar hasıl oluyor.

Kafalar karışıyor, saflar karışıyor, mevziler değişiyor. Yeni çatışmalar, hatta yeni düşmanlıklar doğuyor. Eski dostlar birbirlerine giriyor. Enformasyon ve dezenformasyon yağmuru altında bunalıyoruz, bir sene iktidara hücum eden köşe erbabının ertesi sene haysiyetsizce yaltaklanmasına şaşırıyoruz. İnsanız hepimiz, bazen ister istemez "ulan yoksa bende mi bir yanlışlık var, ben mi yanlış yerde duruyorum?" diye kendi kendimizi yokluyoruz. 

Ekşi Sözlük'te biri geçenlerde hakkımda bir şey yazmış. "iyi de bu adam değil miydi sosyalist işçi'de engin ardıç güzellemeleri yazan? buna itirazım yok, yazabilir. şimdi geldiği noktayı görmenizi isterim. 540 derece felan olsa gerek" demiş...

Bana okuduğunuz yazıyı yazdıran, hakkımdaki bu entry. "Hakkımda olumsuz bir şey yazılmış, aman hemen tekzip edeyim" gibi bir gayretkeşlik içinde olmadığıma inanmanızı isterim. Tabii Ekşi Sözlük yazarı olsaydım o 'entry'nin altına "hayır o öyle değil, böyle" gibi bir şeyler yazabilirdim. Ama o platformda söz söyleme imkanım yok. Ayrıca bizatihi o entry çok önemli bir şey değil, onun içinde yer aldığı bağlam benim için önemli (bu bağlamı yukarıdaki paragraflarda açıklamaya çalıştım). Bu yüzden o 'entry'deki eleştirinin neden haksız olduğunu ifade etmek istedim. 

2007 Yazı'nda Roni Abi'nin (Margulies) davetiyle Sosyalist İşçi gazetesinde medya eleştirileri yazdım (Temmuz ve Ağustos aylarında). Bu gazeteyi çıkaran DSİP adlı partiyle hiçbir zaman organik bir bağım olmadı. O dönemde ÖDP üyesiydim, halen de ÖDP üyesiyim. DSİP'lilerle Baskın Oran ve Ufuk Uras kampanyalarında, alanda beraber çalıştık. Pek çoğunu böylece tanıma fırsatı buldum. Pek çok ÖDP'liye (ve belki diğer örgütlere üye olan yahut örgütsüz insanlara da) yaptıkları gibi, beni de kendi partilerine katılmaya davet ettiler. Başka örgütlerdeki insanlara yönelik bu tür kanca atma eylemlerini sıkça yaparlarmış, sonradan öğrendim. Neyse... 

Ben 2 ay boyunca Sosyalist İşçi'de medya eleştirileri yazdım, ancak akabinde buna son verdim. Roni Abi devam etmemi tercih ediyordu, ancak, özellikle de çekişmeli geçeceği belli olan ÖDP kongresi (Ekim 2007 başındaki) yaklaştıkça, başka bir partinin yayın organına yazıyor olmamın kendi partimde hoş karşılanmayacağı hususunu anlayışla kabul etti. Açıkçası ben de bu sebepten ötürü orada yazmayı bırakmak istiyordum. Üyesi olduğum parti içindeki çalışmalarım ve yoldaşlarımla ilişkilerim, başka bir partinin yayın organında bir kürsüm olmasından daha kıymetliydi benim için.  

Hakkımda yazılan 'entry'de, Engin Ardıç için "güzelleme" yazdığım savunulmuş. Bunun tam da doğru olmadığını düşünüyorum. Hele ki 4 yıl önceki bu yazıyı bugüne taşıyıp "alenen yandaş bir gazetenin en pespaye iki köşe yazarından birine güzelleme çekmiş" diye düşünürseniz, olay iyice mecrasından çıkar. Çünkü o yazıyı kaleme aldığım dönemde (Ağustos 2007) Ardıç, başka bir gazetede (Akşam'da) yazıyordu. Bugünkü gibi gözü dönmüş bir AKP amigosu olmaktan ziyade, CHP'nin gericiliğine vurup duran, bu partinin tarihindeki lekeli dönemleri gözler önüne seren, o günlerin milliyetçilik batağına boylu boyunca batmış ve bürokrasinin bir kısmıyla ittifak ilişkisi içinde olan CHP'sine karşı; mealen "sol bu değil, demokratlık bu değil" yazıları yazan bir isimdi. 

Ardıç daha sonra Sabah gazetesine transfer oldu ve tam anlamıyla "yerini buldu". O en ufak bir saygı kırıntısını bile hak etmeyen, iktidarın yapış yapış özgüvenli dilini benimsemiş, iktidarın tepeden bakma refleksini içselleştirmiş, hakaret ve küfür dozu bir önceki gazetesindeki yazılarına göre 5 kat artmış yazılarını yazmaya başladı. Aslında bilenler için, eski Engin Ardıç oldu. Tanınırlığı da Akşam'dakine göre birkaç kat arttı.    

Benim 11 Ağustos 2007 tarihli Sosyalist İşçi'deki yazımda Ardıç'ı övme gerekçelerim de, sanırım hiç de öyle 540 derece falan dönmüş olmadığımı ortaya koyuyor. Yazıdan birkaç cümle: 

"(...) Ardıç yazılarını sınıfsal analizlere dayandırıyor, tarih üzerine yazarken de tarihsel materyalizm anlayışını gözetiyor. Geç Osmanlı döneminden bugünün Türkiyesi'ne 'değişim'i sınıflar arası çelişki ve mücadelelere bağlıyor. Hem bundan ötürü, hem de entellektüel birikimi itibariyle 'sol'un ne olup olmadığını gayet iyi bildiği için, Türk siyasetindeki ana damarlardan milliyetçi (ulusalcı)-kemalist-bürokratik fikriyatın aslında zannedildiği gibi "sol" falan olmadığını netçe ortaya koyuyor (...)"

En azından şunu söyleyebilirim ki, aradan geçen zamanda ben hâlâ milliyetçiliğin/ulusalcılığın ve Kemalizm'in sol olmadığını düşünüyorum. Fikirlerim aynı. Ancak şu da bir gerçek ki, 1930'ların tek parti diktatörlüğünün Kemalizmi yahut Baykal dönemi tutuculuğu ve statükoculuğu (2000-2010) sola ne denli kapalıysa; katı Kemalizm'in demokratik bir muhtevayla sulandırıldığı dönemlerde de CHP/SHP'nin sosyal demokratlaşması mümkün olabilmiştir (CHP 1973-80, 80'ler sonu ve 90'lar başındaki SHP, ve bugünkü Yeni CHP). O ayrı bir konu. Ama tabii ki burdan gene bir sosyalizm, devrimcilik çıkmaz. Zaten bu yüzden başka bir partiye üyeyim.  

"Her yazdığına katılmayabiliriz" dediğim Engin Ardıç hakkındaki, son olarak, şu satırlarımı alıntılamak isterim: 

"Engin Ardıç'ın Türkiye'de olup bitenlere ışık tutan analizlerinden bahsettim, ama bunu da aşan bir marksistleşme de söz konusu sanki (...) Star gazetesi yazarı Ahmet Kekeç seçimlerde oy vereceği partinin Ahrar Fırkası (2. Meşrutiyet döneminin İttihatçı karşıtı liberal muhalefet partisi) olduğunu açıklayınca Engin Ardıç da Osmanlı Sosyalist Fırkası'na oy vereceğini yazdı. Dedesinin partisiymiş, rahmetli (yanlış hatırlamıyorsam) tersanede tornacıymış"  

Sizce Ardıç aynı şeyi bugün de yazar mı? Hadi yazdı diyelim, inanan çıkar mı?

2 Mayıs 2011 Pazartesi

1 Mayıs bayram olunca…

Burak Cop
2 Mayıs 2011
Caddeler ve meydanlar özgür bırakılınca, polis ortada fazla gözükmeyince, emeğin bahçesindeki bin bir çiçek 1 Mayıs’ta açıveriyor.   
ntvmsnbc’nin İstanbul’daki 1 Mayıs şenliğiyle ilgili haberi “Taksim Meydanı çiçek açtı” başlığıyla verdiğini görünce gülümsedim. Zira kâh Şişli-Taksim güzergâhında, kâh Taksim Meydanı’nda tanık olduğum manzaralar bendenize tam da bunu düşündürmüştü. Bin bir çiçekli bir bahçe gibiydi şehrin ana arterleri ve ana meydanı.  
Devasa bir kalabalık vardı ve “geçen seneden daha fazla katılım var” tespitini çok kişiden duyduk. Sık sık eylemlere katılanlar onaylayacaktır, Taksim tramvay durağından Galatasaray Lisesi’nin önüne kadarki yürüyüşler ya da Beşiktaş Adliyesi’nde görülecek bir dava öncesinde Barbaros heykelinin önündeki toplanmalar hep bir tür “solcu kokteyli”ne döner. Katılımcı sayısı birkaç yüzle birkaç bin arasında değişir ve ortamdaki insanların üçte birini şahsen, üçte birini gıyaben tanırsınız. “15 milyonluk şehirde bu kadar mıyız yani?” sorusu hep aklınızdan geçer. 
1 Mayıslar ise -hele ki dünkü 1 Mayıs- halk yığınlarıyla bütünleşmenin, ortaklaşmanın, aynı yere bakmanın keyfine vardığınız, ayrıcalığını hissettiğiniz ortamlardır. Türkiye’nin ve İstanbul’un kendine has koşullarından dolayı son yıllarda gidişat da hep ileri doğru olmuştur. 5 yıl önceki 1 Mayıs Kadıköy’de 25 bin kişiyle kutlanırken, şimdi kim bilir kaç yüz bin kişiyle birlikte yürümüşsünüzdür.
Tüm emekçi sınıflar ve toplumsal katmanlar oradadır: Tabii ki işçiler, sonra masabaşı işçileri, kamu çalışanları, üniversite öğrencileri, lise öğrencileri, işsizler, emekliler, meslek örgütleri üyesi doktorlar, eczacılar, mimarlar, mühendisler… Uzadıkça uzayan bir listedir bu.
Farklı biçimlerde ve farklı derecelerde ezildiğini, horlandığını, dışlandığını, sömürüldüğünü düşünen insanları orada görürsünüz. Dilleri ve kültürleri yok olma eşiğine yaklaşan Çerkesleri; kapitalist düzenin futboldaki -kimi doğrudan kimi dolaylı- yansımaları olan ticarileşmeye, müşterileşmeye, lumpenleşmeye, milliyetçileşmeye itirazlarını dile getiren taraftarları; mor pankartlarıyla feministleri; Ermeni gençlerini; hayatları şifrelenen liselileri; hatta askeri darbe karşıtı eski ordu mensuplarını bile görürsünüz. Daha geleneksel ve kitlesel grupları saymıyorum bile. 
Büyük toplumsal olaylarda, yığınların meydanlara aktığı büyük gösterilerde farklı kesimlerin farklı talepleriyle orada bulunması, hatta farklı çıkarlara sahip olması son derece olağandır. Bu Tahrir Meydanı’nda da böyledir, İran Devrimi’nde de böyledir, 500 bin kişinin sokağa çıktığı gösterilerde de böyledir. Cumhuriyet mitinglerinde bile böyledir. Ama o alanlarda toplananlar tamamen olmasa bile büyük oranda ortak paydalarda buluştukları için oradadırlar ve orada buluşmak kitleleri genelde daha da ortaklaştırır.
Siz gazeteciler sendikasının pankartı ardında özgürlük için haykırırsınız, yanı başınızdaki elinde Türk bayrağı olan ve pek çok kişinin ilk görüşte “Beyaz Türk” diye yaftayı vuracağı orta yaşlı kadın sahnede Grup Yorum’un veya Kardeş Türküler’in söylediği Kürtçe şarkılara ritim tutmakta, devrimci türkülere eşlik etmektedir. HAS Partililer de meydandadır ve devrimciler onları bağrına basar. Oradaki türbanlı genç kadınla aynı sınıfa mensup olduğunuzu hatırlarsınız.   
1 Mayıs’ın emekçi sınıfların dayanışma şöleni şeklinde cereyan etmesi, sözde değil özde bayram olması aslında herkes için yeni bir şeydir ve yüz binlerin sokağa çıktığı zaman sermaye düzenine ve devlete nasıl da meydan okuyabildiğini adeta tatlı bir sarhoşlukla duyumsarsınız. DİSK’in bu seneki 1 Mayıs sloganı olan “milyonlar aç, milyonlar işsiz, işte kapitalist sisteminiz” devrimci taraftarlar nezdinde de karşılık bulur. Beşiktaşlılar “Mayıs:1 Sermaye:0” pankartı açar, Galatasaraylılar “re re re, ra ra ra, emeğin olsun tüm dünya” der, Fenerbahçeliler Avusturya İşçi Marşı’ndan “kara deryalarda bir fenersin” dizesini sloganlaştırır.      
Ve hep birlikte 2012 için sözleşilir.    



25 Şubat 2011 Cuma

İlla Ermeni olacaksa Masis Kürkçügil olsun

Burak Cop
26 Şubat 2011

Geçen hafta başında basında bir haber gördüm. Referandum döneminde "yetmez ama evet" tavırıyla ön plana çıkan bir grup aydın BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş'la görüşmüş. Seçimlere geçen sefer olduğu gibi bağımsız adaylarla katılacak olan BDP'nin İstanbul 2. Bölge'de solun ortak adayı kabilinden bir Ermeni yurttaşı aday göstermesini önermişler. Okuduğum haberde zikredilen isim, Hayko Bağdat idi. Demirtaş, aralarında Mithat Sancar, Ahmet İnsel ve Roni Margulies'in de bulunduğu aydınlarca yapılan bu öneriyi olumlu karşılamış ve partisinin yetkili kuruluna ileteceğini söylemiş.  

İsminin aday adayı kabilinden ortaya konduğu anlaşılan sevgili Hayko Bağdat'ı açıkçası ne şahsen ne de gıyaben tanıyorum. Bilmeden konuşuyor olma ihtimali olmayan bir tanıdığıma sordum. Hayko'nun Margulies'le aynı siyasi gruptan olduğunu söyledi. Söz konusu grubun Margulies ve Doğan Tarkan gibi önde gelenlerine referandum öncesi AKP yanlısı medyada sık sık kürsü verilmişti. Tabii 'yetmez ama evet' tavrı, mavzubahis grubu aşan, pek çok aydının da içinde yer aldığı heterojenimsi bir topluluğun politik tavrıydı.  

Solun ortak adayı olarak bir Ermeni yurttaşın TBMM'ye seçilmesi fikrini yürekten destekliyorum. Böylesi bir adayın etnik/kültürel kimliği, "doğal olarak anti-milliyetçi" bir komünist seçmen olan bendeniz için çok önemlidir. Ancak azınlık kimliğinden daha da önemlisi, bu adayın siyasi çizgisidir.  

'Yetmez ama evet'çi kesimlerin önemli bir kısmının samimi şekilde ülkenin demokratikleşmesinden yana olduklarına ve AKP'ye hiç de yakınlık hissetmediklerine inanıyorum. Bu insanların yaptığı, sürecin yanlış değerlendirilmesinden ibaret bir hesap hatasıdır. Tabii şimdi geri adım atmak istemedikleri ve ayan beyan bir özeleştiri vermeye yanaşmadıkları da görülüyor. Olsun. Gene de, söz gelimi, referandumdan 1 ay sonra HSYK seçimlerini AKP iktidarının listesi blok hâlinde kazanınca bu durumu şiddetle eleştiren Ahmet İnsel'in tavrı, dürüst bir aydın tavrıdır. Elbette 'yetmez ama evet'çiler arasında örtük AKP yanlıları, kendini solcu diye takdim etmekte nedense ısrarlı olan liberaller ve çıkarcı kimseler de muhakkak vardır. Ancak ben bu insanların sayısının fazla olmadığına inanıyorum.  

Gelgelelim bu durum 'yetmez ama evet'çiliğin objektif açıdan bir oportünizm olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yukarıdaki paragrafta savunduğum gibi, bu insanların pek azının sübjektif oportünist olduğunu, yani art niyetli olduğunu düşünüyorum. Ancak tartışmasız biçimde AKP'nin değirmenine su taşıyan ve referandum neticesinde bu partinin gücüne güç eklenmesine katkıda bulunan bir politik konumlanış, objektif açıdan oportünizmdir. Soldan alıp sağa vermektir.    

Amacım kan davası gütmek, "vay siz misiniz referandumda evet oyu veren, sizin adayınıza benden oy yok" demek asla değil. Bir özeleştiri ve süratli bir yeniden-konumlanış görmek memnuniyet verici olabilirdi, ancak bunu görmüyoruz. Kaldı ki problem daha derinde; 2007 koşulları farklıydı ama 2011'de ben liberallerle ve  sol liberallerle aynı politik hatta yer almak, aynı cephenin parçası olmak istemiyorum. Bu yazıda eleştiri konusu ettiğim kesimler, olaylar karşısındaki genel tavırları itibariyle, referandum öncesindeki bir aradalıklarını  muhafaza ediyorlar. 5 ayda köklü bir ayrışma yaşamaları da tuhaf olurdu zaten. 

Dolayısıyla, komünist seçmen Burak olarak "Ermeni adaya kesinlikle evet, yeter ki yeterince solda dursun" diyorum, naçizane.   

Yazımı da yapıcı önerilerle tamamlamak için, "neden Masis Kürkçügil İstanbul 2. Bölge'de solun ortak adayı olmasın?" diye soruyorum. 

Hadi birkaç isim daha önereyim. Hem Ermeni, hem kadın, hem genç, hem de sosyalist kimliklerine haiz, geçmişte sosyalist siyasetin içinde yer alan ve halen Evrensel gazetesinde yazarlığını sürdüren Janet Barış  neden olmasın?  

Ermeni kökenli olmamakla birlikte, gerek engin entellektüel birikimini müşahade ettiğimiz, gerekse yıllar boyu ÖDP'de aktif siyasetle uğraşarak fazlasıyla "pişen" Foti Benlisoy  neden olmasın? Bu tür hasletler itibariyle kardeşinden geride kalmayan Stefo Benlisoy neden olmasın? 

Ancak 2007'de Baskın Oran'ın adaylığında olduğu gibi bir emrivaki ve dayatma yapılır, bir isim (herhangi bir isim) bir grup aydının "öyle uygun görmesi" neticesinde Milletvekili Adayı ilan edilirse, işte o zaman işler çok tatsız olur.  

Tabii çok önemli bir konunun da açıklığa kavuşması gerekiyor. BDP, politik bakımdan ve objektif açıdan oportünist konumunda bulunanlarla mı ittifakı tercih edecek,  yoksa 'hayır'cısı ve 'boykot'çusuyla sosyalist solu mu? Bu manzaranın açıklığa kavuşmasını merakla bekleyeceğim.   

18 Şubat 2011 Cuma

N. Alçı vakası üzerinden yaygın 'güçlüye yanaşma' olgusunun incelenmesi

Burak Cop 
19 Şubat 2011

Bir kitapta okumuştum, İç Ege bölgesinde bir kentte (Kütahya mıydı Uşak mı, yoksa başka bir yer mi hatırlamıyorum. Kitap da yanımda değil) bir genelevin girişinde şöyle bir yazı asılıymış: 'Büyük insanlar fikirlerle, normal insanlar olaylarla, küçük insanlar kişilerle uğraşır'.  

Küçük insan olmaktan imtina etme refleksimden midir bilmem, kişilerle uğraşan yazılar yazmaktan gerçekten hoşlanmam. Bunu yapan insanlar var basında, rezilce dedikodu yapıyorlar, hele bir de habis kişiliklere sahipse bu köşemenler, ortaya koydukları ürünler tam fecaat oluyor. Oray Eğin ilk aklıma gelen isim, zira, sanırım yazılarının yarısından fazlası bu niteliğe haiz. Hıncal Uluç da bu türün artık iç bulandırma raddesine gelmiş, köhne bir örneği.  

Okumakta olduğunuz yazı ilk bakışta "kişi"yle alakalı gibi görünebilir gözünüze. Konu ettiğim kişi, Akşam gazetesinde köşe dolduran Nagehan Alçı. İnternette kolaylıkla ulaşılan kendisine dair bilgilere baktığınız zaman altyapısı, eğitimi ve habercilik denen şeyi yaptığı dönemde ortaya koyduğu eserler (röportajlar vs.) itibariyle vakt-i zamanında iyi bir gazeteci adayı imiş, bu görülüyor. Gelgelelim köşe yazmaya başladıktan sonra, belki de biraz Türk medyasının sefaletinden mütevellit, çizgisini çok bozmuş.  

Bu yazının odağında spesifik bir kişi yer alıyor. Ama başka örneklerle de destekleyerek bir tümevarıma ulaşmada kullanacağım bu kişinin yaptıklarına dair naçizane analizimi. Varacağım tümevarımı da şimdiden söyleyeyim (zaten orjinal bir şey de değil): 

Kimi insanlar, iktidar erkini elinde bulunduran güce (siyasette parti, şirkette yönetici, spor kulübünde başkan vs.) organik bağlılıkları yoksa, bu güç henüz kendini konsolide edip sahip olduğu erki arttırmaya başlamadan önce ona mesafeli duruyorlar. Ancak gücün elindeki iktidar kudreti yoğunlaşmaya başladıktan sonra, esasen o güçle organik bağları olmadığı için ya o güçten uzaklaşmaları, ya da hiç olmazsa eski pozisyonlarını korumaları gerekirken, tam tersini yapıyorlar. Güce yakınlaşıyorlar, yandaşlaşıyorlar. Bunu neden yapıyorlar peki? Her vaka tekildir. Ama tabii akla gelen ilk şey oportünizm.  

22 Temmuz 2007 seçiminde Roni Margulies'le beraber İstanbul 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı Baskın Oran'ın kampanyasında çalıştık. Önceden de tanırdım Margulies'i, sevdiğim ve abi dediğim bir insandı (bugün görsem yine abi derim). Kampanya sırasında da hukukumuz iyice gelişti. 

Seçim akşamı henüz sayım sürüyordu. Oran'ın, iyi bir oy almakla birlikte, seçilemediği anlaşılmıştı. Kampanya aktivistlerinin toplanmak üzere önceden sözleştiği Tophane Tütün Deposu'na Margulies'le beraber gidiyordum. AKP göz kamaştırıcı bir zafer kazanmıştı. "Ne olur bundan sonra?" dedim. Roni Abi mealen, AKP'nin bundan sonra, 1950'lerin ikinci yarısındaki DP gibi şımarıp otoriterleşebileceğini söyledi. Ama tabii seçim sonucundan kısmen de memnundu, CHP'nin birinci parti olmasındansa AKP'yi tercih ediyordu.  

Aradan geçen 4 yılda Roni Abi'nin öngörüsü doğrulandı. AKP gücünü arttırdı, geleneksel devlet iktidarını yenilgiye uğrattı, sandık-dışı bir yolla iktidardan edilme olasılığını ortadan kaldırdı. Ve git gide otoriterleşti, otoriterleşiyor. Neler olduğunu hepimiz biliyoruz, tekrara gerek yok. 

Bu durumda, AKP'li olmayan bir insandan ne beklenirdi? 2007'den beri olanları zihninizde canlandırın, o yıldan içinde bulunduğumuz 2011'e kadar her geçen sene uzaklaşmalıydı AKP'den. Söz gelimi 2009'da 2008'e göre daha fazla tavır almalı, geçen referandumdan sonra ise siyaseten baş düşman olarak bellemeliydi. Ama beklenenin tam tersini yaptı Roni Abi. Şahsen tanıdığım için bu kadar net ahkam kesebiliyorum; 2007 seçimleri sonrasında git gide, seçimlerden öncesine oranla daha hayırhah bakar oldu AKP'ye. Artan bir biçimde.

Bir diğer örnek de, Yiğit Bulut adlı yurttaş. Vakt-i zamanında (maalesef) birkaç kez aynı ortamda bulunmak zorunda kaldığım için gayet iyi biliyorum; kendisi MHP çizgisindedir (veya çizgisindeydi). AKP iktidarına, tam miladı bilemeyeceğim ama, yakın zamana kadar gerici bir noktadan, milliyetçi bir noktadan muhalefet ediyordu. Yeterince milliyetçi bulmuyordu AKP'yi. Ancak bir ara ne olduysa oldu ve kesif bir yandaşa dönüştü. Tabii bu arada, kendisinin şu andaki siyasi çizgisini bilmiyor ve merak etmiyorum, ama AKP'nin MHP'leştiği bir dönemde bulunuyor olmamızdan ötürü eski milliyetçi çizgisinden büyük oranda sapmak zorunda kalmadığını zannediyorum. Bu da konjonktürün kendisine getirdiği bir şans olsa gerek.  

N. Alçı da ne yazık ki bu yazıda konu ettiğimiz tipolojiye uyan insanlardan biri oldu. Çok değil 2009'da AKP'yi ve liderini açıkça eleştiren bir tutumda iken, gene tam miladı bilemiyorum, 2010'da bir vakit keskin yahut keskine yakın bir dönüş yaptı. Şimdi Oda TV vakası üzerine yazdıklarıyla, NTV ekranında Mirgün Cabas'ın programındaki tavrıyla, gerçekten utanç verici bir profil sergiliyor. Burada yer doldurmayayım, Ekşi Sözlük'e ismini yazarsanız N. Alçı'nın son birkaç yıldaki "serüveni" ve 15-17 Şubat tarihli iki yazısı ile 17 Şubat'ta NTV ekranında söyledikleri hakkında yeterli miktarda bilgi ve isabetli yorum bulabilirsiniz.   

Hayat ilginç. N. Alçı ile kişisel hukukum minimal düzeydedir. 2005-6 yıllarında çalıştığım TV kanalı ile onun çalıştığı gazete aynı patronaj altındaydı (hâlâ da öyle). Böylece bir şekilde tanışmış bulunduk. Ben 2006'nın Mart ayında AKP ile ilgili, partinin siyasi çizgisini, ideolojisini, örgütsel ve ideolojik köklerini, geçirdiği evrimleri vs. inceleyen, epey özen gösterdiğim ve materyelini zengin tutmaya çalıştığım bir belgesel hazırlamıştım. O dönemde (2006) AKP'ye karşı, 2008 başından itibaren tasfiye edilmeye başlanacak olan kadrolar ve işbirlikçilerince otoriter-statükocu-tutucu-milliyetçi (ulusalcı denen varyantından) bir muhalefet yürütülüyordu.

Bu muhalefet yarı açık, yarı da gizli-kapaklıydı. Ve bu insanların Türkiye tasavvuru son derece anti-demokratik, muhtemelen Kürtlere, demokratlara, sol güçlere kan kusturulacak bir ülke idi. Bunun karşısında ise AB reformları vs. gibi konularda CHP'ye göre daha ilerici bir yerde duran (ya da başarıyla kendini öyle sunan) bir AKP iktidarı vardı.  

Tam da "Şu Çılgın Türkler" dönemi... Ama henüz o melun suikastler, katliamlar yapılmamış. Ancak memleket genelinde kabaran bir ulusalcı hava var, bu çok net hissediliyor. AKP'nin de bir sonraki yıl iktidarda kalıp kalmayacağı, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ne olacağı belli değil. Merkez sağda DYP dikkate alınması gereken bir aktör. Erkan Mumcu liderliğindeki bir grup AKP'li de ANAP'a geçmiş, bu parti mecliste grup kurmuş.  

Yani AKP için bugünkünden çok farklı bir ortam, konjonktür... Her neyse, ben de o belgeseli yapmışım, işlediğim temalardan biri, AKP'nin Milli Görüş partileri gibi olmadığı, İslamcı olmadığı.  

N. Alçı ile karşılaştım yemekhanede, kısa bir sohbetimiz oldu. Belgeseli izlemiş. Beni, üstü örtülü ve kibar bir şekilde, iktidara fikren yakın olmakla eleştirdi. Bir şey demedim, dürüst olmak gerekirse Mart 2006 itibariyle AKP bana CHP'den daha uzak bir parti değildi.   

Şimdi koşullar çok farklı. AKP artık Türkiye'yi bizzat ve tek başına dönüştürüyor, otoritesini sağlamlaştırdı, devlet katında da toplum katında da kök saldı. Sağcı-otoriter politikalar, muhafazakar bir hava, kurşun gibi ağır bir hava, Türkiye'nin üstüne çökmüş durumda. AKP Haziran'daki seçimi de kazanacak. Demokrasi güçleri başta olmak üzere siyasal muhalefet için zor, çetin bir 4 yıllık dönem ufukta görünüyor. 

Ben zaten dünya görüşüm gereği hiçbir zaman AKP'ye yakın olmadım. Ama 0'dan 10'a  kadar bir skala üzerinde göstermek gerekirse, 2007 ortasında AKP'ye 5 birim uzaktım, 2008 sonunda 7 birim, referandum öncesinde 9 birim, şimdi ise 10 birim. Herkese kendi yaptığı doğru gelir tabii, ama bence olması gereken de buydu.   

AKP'lilere lafım yok, ama gelin görün ki AKP'li de olmadıkları hâlde pek çok insan bu zaman zarfında benim gittiğim yolu tersinden kat ettiler. 

Şimdiyse şundan endişe etmiyor değilim; günün birinde CHP iktidara gelecek ve ben peyderpey CHP'den uzaklaşacağım, ama CHP çizgisinde olmayan birileri (aralarında belki bu yazıda ismi geçen arkadaşlardan da bazıları olacak!) zamanla 'altıok'ta bazı erdemler keşfetmeye başlayacak...       

 

12 Aralık 2010 Pazar

Saçmalığa karşı saçmalık

Burak Cop
12 Aralık 2010

Çanakkale'deki bir panelde Roni Margulies'in saldırıya uğraması içimi cız ettirdi. İnternette karşıma çıkan fotoğrafların birinde Margulies, eli ve bileğine mavi boya bulaşmış hâlde konuşmasını yapmaktaydı. Saldırıya rağmen panel, programda öngörüldüğü gibi sürdürülüp noktalanmış. Bu olmuş hiç olmazsa... 

Margulies'e saldırıyı gerçekleştirenler Gençlik Muhalefeti (bir nevi ÖDP'nin gençlik örgütlenmesi) ve Öğrenci Kolektifleri'nden. Bu sonuncusu, Mülkiye'deki Burhan Kuzu'yu yumurtalama eylemiyle bir anda ülke çapında tanınırlığa kavuştu. Mülkiye'deki eylemleri ne kadar meşru idiyse, bu son yaptıkları da o denli, hadi en hafif tabirle söyleyelim, "anlamsız"dı. 

Margulies ilk defa boya yemedi. Bu iş başına ilkin Beyoğlu'nda ailesiyle yemek yerken gelmişti. Müsebbipler, ÖDP'li gençlerdi. Söz konusu olan bir siyasi etkinlik falan da değildi, nevi şahsına münhasır şair/yazar, ailesiyle yemek yiyordu. Lafı dolandırmadan söylemek gerekirse saçma sapan, çirkin bir eylemdi. Olayı daha sonra ÖDP Genel Başkanı Alper Taş kınamış, ancak enteresandır, partideki gençlerin liderlerinden biri pozisyonundaki arkadaş eylemi sahiplenmişti.  

Margulies neden bu tepkileri çekti, çekiyor? Bu konuda uzun ve apayrı bir yazı yazılır. Açık konuşmak gerekirse ben de Roni Ağabey'in siyaseten durduğu yeri hiç ama hiç benimsemiyorum. Fikir beyan etme ve tartışma düzleminde, onun önemli figürlerinden biri olduğu DSİP adlı geniş arkadaş çevresinin yaptıklarına ettiklerine tepkimi gösteriyorum. "Türk tipi liberalizm" ve salt kimlik siyaseti batağına boylu boyunca batmış bu grubun, hacmi itibariyle, ciddiye alınır bir tarafı yok. Ama içinden geçtiğimiz dönemde liberal/muhafazakâr kamp tarafından seve seve kullanılıyorlar ve, teşbihte hata olmaz, karşı cepheden bizim cepheye bizim dilimizle 24 saat propaganda yayını yapan bir hoparlör gibiler. Sel çekilip kum kaldığında, yani olur a günün birinde müttefikleri konumundaki AKP iktidardan giderse, bu çevre önemsiz bir dipnot olma raddesine gerileyecek. Ama o güne kadar, "söyledikleriyle" mücadele etmek maalesef lazım... 

Her neyse, kendini DSİP diye adlandıran çevrenin genel manada "olayı" bu. İşin bir de hususi olarak Roni Abi'ye ilişkin boyutu var. Roni Margulies, "Türk tipi liberaller"le İslamcıların ortaklık projesi görünümündeki bir gazetede yazıyor. Provokatif yazıyor, hakaretamiz yazıyor, saygısızca yazıyor, Türkiye devrimci hareketinin geçmişini aşağılıyor, olan bitenleri çarpıtıyor, basitleştiriyor, basit mantıkla örülü sığ yazılar yazıyor vs vs... Tüm bunlar Margulies'in ekstra tepki çekmesine sebep oluyor. 

Peki Margulies başına gelenleri hak ediyor mu? Kocaman bir hayır.  

En basitinden, kendisine saldırılmasının esasen, "kolun uzanabildiği" bir insanın hedef alınması niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Burhan Kuzu'ya yumurtalar atılması istisnai bir güzel eylemdi. Ama onun haricinde, Margulies'e (bugüne kadar toplamda 3 kez sanırım) boyalı yumurtalı saldırılar düzenleyen arkadaşları bir AKP'nin, bir ülkücülerin, bir ulusalcıların, bir CHP'nin toplantısında aynısını yaparken görebilir miyiz? Hiç gördük mü? Elbette görmedik ve görmemize de gerek yoktur zaten. Kitlelere devrimci fikirleri aşılamanın muhakkak ki daha akıllıca pek çok yolu vardır. Zaten adı geçen ortamlarda bu tür bir eylemde bulunmanız eşek sudan gelinceye kadar dövülmenize de yol açar. Gerçekten hiç gerek yok.  

Ama Roni Abi'ye saldırılıyor işte. Çünkü ona içimizden çıkan hain muamelesi yapılıyor, kol ona ulaşıyor, "vay sen bizim mahalleden olup da nasıl böyle karşı mahalleyle fingirdeşirsin?" tarzı bir yaklaşıma hedef oluyor. Yahu, tanrı aşkına, bu memlekette Roni Margulies'e gelene kadar bir devrimcinin boya dökeceği en az 60-70 bin insan yok mudur? Dökemediklerine dökmeyip, her seferinde (bildiğim, en az 3 kez) dökebildiğine boyayı boca etmek bana pek öyle mertçe de gelmiyor, kimse kusura bakmasın.  

Bu son saldırının absürdlüğünü katmerleyen şey ise, etkinliğin İnsan Hakları Derneği tarafından düzenlenmiş olması, ve konunun 'barış' olması idi. Hani 'son 3 yıldır Türkiye ne güzel demokratikleşiyor di mi' konulu bir panel olsa, gene anlayacağım... Böyle saçma şey olur mu? Adamı barış panelinde yakaladık, hadi orda boya dökelim. E umumi tuvalette rastlarsan orda da dök bari. Hatta hazırlıksız yakalanırsan, elinde boya yoksa, dön ona çişini yap falan... 

Her neyse, uzun lafın kısası Roni Ağabey'e geçmiş olsun demek istiyorum.  

Peki meselenin karşı-saçmalık boyutu ne? Olayın DSİP adlı 50 ila 100 kişilik arkadaş çevresi tarafından takdimi... Tek kelimeyle sahtekârlık. Polemik namusu, tartışma namusu diye bir şey vardır. Karşınızdakini sırf zor durumda bırakmak ya da mahkûm etmek için onun görüşlerini, eyleminin saikini çarpıtamazsınız. Çarpıtırsanız ahlaksızlık etmiş olursunuz.  

Bu çevre, yapılan gayrı meşru saldırıyı ırkçıların çok-kültürlülüğe saldırısı olarak yansıttı. İnternet sitelerinde okuyoruz ki, eylemcilerden biri "burada barıştan söz edemezsiniz" demiş. Kulağa çok faşizan geliyor değil mi? Verilmek istenen hava bu. Ancak farklı bir kaynaktan bakın ne okuyorsunuz: 

"Burada barıştan söz edemezsiniz. Demokrasi maskesi altında, her fırsatta savunuculuğunu yaptığınız AKP'nin demokrasi anlayışını biz gayet iyi biliyoruz. Geçen hafta, İstanbul'da arkadaşlarımızın yediği dayaktır. Arkadaşlarımızın kafasına inen coptur"

Sadece ilk cümleyi verince Papa'nın New York'ta genelev sormasına benzemiyor mu? 

Bu çevre hiç utanmadan sıkılmadan, yapılan saldırıyı çok-kültürlülüğe, azınlıklara, barışa karşı ulusalcı sosyalistlerin (o da neyin nesiyse) ırkçı bir eylemi olarak resmediyor. Saldırganların (maalesef) üyesi olduğu ÖDP ise Yunanistan'daki sol parti Sinaspismos'u kardeş bellemiş, Türk-Yunan sınırında silahlanmaya karşı ortak bildiri okumuş falan... ÖDP Genel Başkanı her Hrant duruşmasında Beşiktaş Meydanı'ndaki yerini alırmış... Bunların hiçbir önemi yok. Ya kötü niyetten, ya da 6 yaşındaki bir çocuğa mı yorumlatıyorlar olayı nedir, böyle bir goygoyculuk...   

Bu karşılıklı saçmalıklardan sosyalist solun zarar gördüğü ve ne yazık ki görmeye devam edeceği açık.    

8 Aralık 2010 Çarşamba

Güncel Sol yazıları

Sitemiz Guncelsol.com'u yakında kapatacağız. Miyadını doldurdu. 2007 Sonbaharı'ndan bugüne hem Türkiye'de hem de sol siyasette çok şeyler değişti. Güncel Sol hareketimizi de istediğimiz yere taşıyamadık, zaman içinde hareketimiz söndü.

Sitemizdeki 'yazılar' bölümünde yer alan, benim yazdığım kimi metinler var. Site kapanınca bunlar da gidecek tabii. Buraya alıyorum.
~~~

AKP'ye karşı eşitlikçi-özgürlükçü bir hat gerek 

Türkiye’nin emek ve demokrasi güçleri, 22 Temmuz 2007’nin ardından geleneksel devlet iktidarına başarıyla eklemlenen AKP’nin yerel seçimler sonucunda liberal-muhafazakâr hegemonyasını iyice güçlendirmesi tehlikesiyle karşı karşıya. “Doğal” destek tabanını muhafaza edip genişleten AKP, Kürtler ve Aleviler gibi, “doğal” destekçisi olmayan toplum kesimlerine de başarıyla kanca atmış durumda. Entellektüel planda liberal yazarlardan, iktisadi planda sermaye sınıfından, toplumsal planda da Anadolu’yu sarmalamış cemaat örgütlenmelerinden aldığı güçle politik hegemonyasını canlı tutan AKP; Diyarbakır, İzmir, Tunceli ve daha pek çok “kale”yi düşürme peşinde.
Ekonomide kökten piyasacı, toplumsal yaşamda sadakacı ve “rızkınıza razı olunuz”cu, aynı zamanda muhafazakâr ve örtülü otoriter AKP’den halkımıza elbette yarar gelmez. Pek çok seçmenin “hizmet” odaklı hesaplamalarla AKP’ye yerel seçimlerde oy verme durumunda kalacak olması, seçmenin suçu değildir. Halkta “kötünün iyisi” kabilinden AKP’ye mahkûm olunduğu algısını doğuranlar, daha çok eşitlik ve daha çok özgürlük vaat eden bir politik alternatifi yaratamayanlardır. Daha doğrusu, yaratmayanlardır.
Yerel seçim sonrası özgürlükçü ve eşitlikçi bir politik hattın örülmesine katkıda bulunacak oy, örgütlenme ve moral birikiminin sağlanabilmesi için, vatandaş Burak olarak 29 Mart seçimlerinde aşağıdaki adayları destekliyorum:
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı için, solun ortak adayı olması ve sosyalist kimliğinden ötürü, Akın Birdal’ı (http://www.akinbirdal.com/v3/) destekliyorum. Bununla beraber, Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi halinde, 1994’ten beri İstanbul’da kesintisiz devam eden İslamcı (ya da muhafazakâr) belediyecilik döneminde yapılmış yolsuzluk ve suistimallerin açığa çıkması ve Boğaz’a 3. köprü saçmalığının son bulması gibi sınırlı olumlulukların belki yaşanabileceğini düşünüyorum. Ancak oyum Akın Birdal’adır.
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı için, Melih Gökçek’ten kurtulmanın kesbettiği aciliyet ve Murat Karayalçın’ın samimi bir sosyal demokrat olmasından ötürü, Karayalçın’ı destekliyorum. Karayalçın’ın birikimini ve projelerini de önemsiyorum.
İzmir’de ve Bursa’da solun ortak adayları Arif Ali Cangı (http://www.turnusol.biz/public/makale.aspx?id=3843&pid=16&makale=Neden%20adayım?) ve İkbal Polat’ı (http://www.ikbalpolat.com/) destekliyorum.
İstanbul Beşiktaş’ı emekçilerin elinden alarak bir rant merkezi hâline getiren, Halk Pazarı’nı ve bir büyük marketi yıktırarak Beşiktaş merkezdeki tek büyük market olarak belediyenin kiracısı olan işletmeyi bırakan, Balık Pazarı’nı sözüm ona modernleştirirken ortaya çirkin bir yapı çıkaran ve belediyenin bütün imkânlarını partisinin propagandası için kullanan CHP’li İsmail Ünal’a karşı, solun ortak adayı Erdal Karayazgan’ı (http://www.erdalkarayazgan.blogspot.com/) destekliyorum.
İstanbul Kadıköy’ün emekçi düşmanı Belediye Başkanı (bkz: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=20891), CHP’li Selami Öztürk’e karşı solun ortak adayı, ekolojist Nursel Şengür’ü (http://www.nurselsengur.com/) destekliyorum.
İstanbul Beyoğlu’nda bağımsız feminist aday Saime Ülfet Taylı Taş’ı (http://www.feministaday.com/) destekliyorum.
Ayrıca, başta İstanbul Şişli bağımsız belediye meclis üyesi adayı Sabri Ender Eren olmak üzere, tüm bağımsız Yeşil adayları (http://www.bagimsizyesiladaylar.com/) destekliyorum.
Bağımsız ortak adaya giden oy çöpe giden oy değildir. Yeni sol seçenek bağımsız adayların alacakları oyların birikimi ile şekillenecek veya şekillenemeyecek… Bence denemeye değer. Geleceğimizi ancak bugünden kurmaya başlayabiliriz.

Burak Cop
14 Mart 2009

-o-

1 Mayıs: İşçinin (?) bayramı (?)

“1 Mayıs işçi bayramı İmalat-ı Harbiye ve Demiryolu işçilerinin düzenlediği bir törenle, bütün dünyada olduğu gibi Ankara’da da kutlandı. Silah Tamirhanesi’nin kapısı zafer takı gibi süslenmişti. Törene işçilerin yanı sıra bazı milletvekilleri ile Rus elçiliğinden gelen görevliler de katıldı… İstanbul’daki sosyalist derneklere, basına, İşçi Birliği’ne telgraf çekilerek Ankara işçilerinin selamları gönderildi”.

Bu satırlar Turgut Özakman’ın Şu Çılgın Türkler kitabından. Çok emek verilmiş, hacimli bir çalışma. Ama ifade etmek zorundayım ki, okuduğumda bende “yazılmasa da olurmuş” kanaati uyandırmıştı. Bunun sebeplerine bu yazıda girmeyeceğim, çünkü bu apayrı ele alınması gereken, tumturaklı bir konu. Ama kitabın tarafgirliğine örneklerden bir örnek olması açısından küçük bir ipucu verebilirim. Yazar 1922 1 Mayısı’nı böylesine ballandırarak anlatırken, çok değil, yalnızca 1-2 yıl sonra olacakları bilenlerin gözleri en azından bir dipnot arıyor beyhude… “1 Mayıs 1924’te törenler yasaklandı. Çelikkol gazetesi toplatıldı, Aydınlık gazetesi ise basıldı. 1925’te 1 Mayıs’la ilgili bildiri yayınlayan Türkiye İşçi ve Sosyalist Fırkası ileri gelenleri tutuklanarak Ankara’ya gönderildi ve ağır hapis cezalarına mahkûm oldu. Şeyh Sait isyanı gerekçesiyle çıkan Takrir-i Sükûn Kanunu’na dayanarak hükümet, solcular dâhil, bütün muhalefeti ezdi, yasakladı” gibi bir dipnot iyi giderdi mesela.

Türkiye’de İşçi Bayramı’nın kutlanması 1925’ten 1967’ye kadar yasaktı. Kuruluşunda sol aydınlarla temas hâlinde olan, vaatleri arasında grev hakkı bulunan, hatta Mehmet Ali Aybar’ın 1950 seçimlerinde listesinden bağımsız aday olduğu DP, CHP’nin otoriter ve anti-komünist siyasi çizgisini aynen devam ettirmişti. İktidar egemen zümrenin bir fraksiyonundan diğerine geçmiş, ama sol için hiçbir şey değişmemişti. İktidarın bu iki zümre arasında yeniden el değiştirdiği 27 Mayıs dönemi ise Türkiye’de sol akımlar ve sol aydınlar için teneffüs imkânı sağlamıştı. Ama gene de 1 Mayıs’ın “alanda”, kitlesel kutlanması ilkin 1976’da mümkün olabilecekti. Ve bu ilk aynı zamanda bir son olacaktı. Ertesi yıl kana boyanan Taksim, hayret verici bir şey ama, 2008’de emekçi bayramını kutlamak isteyenlere hâlâ kapalı.

Türkiye’de cumhuriyetin kurulduğu yıldan beri olup bitenler, sağcısıyla kemalistiyle “Devlet” erkinin uluslararası işçi bayramına reva gördüğü muameleyi, bir “devamlılık” ve “yeniden-üretim” silsilesinde çok net ortaya koyuyor. Bunlar Türkiye’de solun Devlet’ten yana ne kadar dezavantajlı olduğunu ortaya koyuyor. Yani zaten doğal olarak varolan bir dezavantaj, Türkiye şartlarında daha da katlanılmaz hâle geliyor. Bunun sonucu olarak da 1 Mayıs günü mesela İngiltere’de tatilken, Türkiye’de tatil olamıyor.

Türkiye’de sol açısından ikinci bir handikap ise toplumun geçirdiği evrim sürecinin sola bereketli toprak sağlama açısından yetersiz kalması. Sanayileşmeyi ıskalamış ve yaygın kanının aksine 1950’lere kadar sanayileşme adına ciddi bir hamle yapmamış, toplumu köylü ağırlıklı, ve en aydınlanmacı döneminde ortaya koyduğu Köy Enstitüleri projesiyle en nihayetinde köylüyü köye hapsetmeyi planlamış bu rejimde kuşkusuz toplumsal talepler ileri sürebilecek durumdaki bir emekçi sınıfının belirmesi çok zaman aldı. Türkiye işçi sınıfı, bir sınıf olarak rüştünü ancak 15-16 Haziran 1970’de ispatlayabildi. Bu “geriden gelme” durumu, sol düşünce ve siyaset ile sınıfsal mücadelenin Birinci Dünya Savaşı bittiğinden beri Avrupa’daki en geri seviyesinde bulunduğu günümüzde (Latin Amerika’yı saymıyorum, orası bize her açıdan ırak), muhabir olarak izlediğim için yakından biliyorum; mesela 1 Mayıs 2006’nın koskoca İstanbul’da Kadıköy meydanında yalnızca 25 bin kişiyle kutlanması sonucunu doğuruyor. O 25 bin kişinin de ancak yarısı sendika kortejlerinde yer alan emekçilerdi. Ya da daha güncel bir örnek; bizlerin olmasa da çocuklarımızın geleceğini ilgilendiren yeni sosyal güvenlik yasasına karşı geçen 6 Nisan’da düzenlenen mitinge, basına göre (hoş, haberi okuduğum Sabah gazetesi iktidar yanlısı olduğu için rakam tenzilatlıdır belki) 15 bin kişi katılmış. Hâl böyle olunca da anlambilimsel açıdan “mükemmel” bir burjuva partisi olan AKP yeni yasayı rahat rahat meclisten geçirme gücünü, partinin lideri de 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyenlere ayaktakımı deme cesaretini kendinde bulabiliyor.

Gelelim üçüncü ve son handikapa. Bianet’te okudum, 20 yaşındaki üniversite öğrencisi Nihâl’e sormuşlar 1 Mayıs’a katılır mısın diye. Cevabı: "Ben bugüne kadar hiç katılmadım. Bu yıl da katılamam. Ben istesem bile ailem mani olur. Bir olay çıkarsa, şiddet yaşarsam korkusundan".

Türkiye’nin yakın tarihinde olup bitenler göz önünde bulundurulunca, siyasal eylem, örgütlülük, miting gibi kavramlar bu memleketin orta sınıf “makul” insanlarında refleks kabilinden bir endişeye yol açıyor. Anlaşılabilir bir durum elbette, maalesef. Ve siyaseten git gide marjinalleşen, kitlesellikten son derece uzak, politikliğin ötesine geçmiş, gereğinden fazla ideolojik grupların yapıp ettikleri… Yukarıda 2 yıl önceki 1 Mayıs’tan söz etmiştim, gene aynı örneğe döneyim: Meydana kurulmuş kürsüde sendika yöneticileri kitleye hitap ediyordu ve önlerde yer alan, çoğu da illegal örgütlerden göstericiler, konuşmacıları yuhalayıp ellerindeki nesneleri fırlatıyorlardı. Kürsüye faşistlerce öldürülmüş işçi önderi Kemal Türkler’in eşi Sabahat Türkler geldi, konuşma metnini okumaya başladı. Ama yuhalamalar kesilmedi. Utanç verici sahnelerdi… Şimdi 20 yaşındaki Nihâl’in orada bulunduğunu düşünün. Bence bir sonraki 1 Mayıs’a ailesi izin verse bile katılmaz.

Son bir örneği de geçen Kasım’da Ankara’da tertiplenen ve ana temasını demokratik bir anayasa talebinin oluşturduğu, KESK ve TMMOB gibi kuruluşların öncülüğündeki mitingden vereyim. Konu demokratik anayasa, ama Mao resimli bayraklarla yürüyenleri mi istersiniz, “Kürdistan dağlarında aman da ne güzel isyan olur” tarzı şarkılar eşliğinde halay çekenleri mi… (Üstelik bunu yapanlar bir Kürt örgütlenmesinden de değil ha, Sosyalist Demokrasi Partisi adlı partinin üyeleri). Ben bile, ki siyasi görüşüm bu yazıdan üç aşağı beş yukarı anlaşılıyordur umarım, son derece yabancılaşmış hissetmiştim kendimi o ortamda.

İşte tüm bu handikaplar yüzündendir memleketimde 1 Mayıs’ın hâlâ resmi tatil olmaması, emekçiye bayram değil eza olması, o meydanlarda asıl bulunması gerekenlerin o gün çok farklı yerlerde bulunacak olması. Uluslararası birlik mücadele dayanışma gününüz yine de kutlu olsun!

Burak Cop

30 Nisan 2008
-o-

İkisi aynı şey mi?

Geleneksel devlet iktidarıyla AKP iktidarının birbirlerine sokak tabiriyle “kafa göz girmesi”ni BirGün gazetesi “yiyin birbirinizi” yaklaşımıyla değerlendiriyor. Yazarlardan sevgili Melih Pekdemir’in, söz konusu ihtilafı, taraflarını İttihatçı Ergenekon’la İtilafçı AKP’nin oluşturduğu bir mücadele olarak etraflıca değerlendiren yazıları da “yiyin birbirinizi” yaklaşımının bir nevi detaylandırılmış ve gerekçelendirilmiş hâli.
Olayların bu noktaya gelmesi bir açıdan şaşırtıcı bulunabilir. Başbakan’la Genelkurmay 2. Başkanı’nın Kasım başında ABD’ye gidişinin ardından, nelerin konuşulduğunu hâlâ kimsenin bilmediği Dolmabahçe Mutabakatı’yla başlayan muhabbet bayağı ileri bir noktaya taşınmıştı. Böylece Genelkurmay’ın kamuoyu önünde gerekliliğini açıkça savunduğu fakat AKP’nin ayak sürüdüğü (veya sürür göründüğü) Kürdistan Bölgesel Hükümeti topraklarına harekât gerçekleşmiş, AKP’nin (geleneksel devlet iktidarının CHP’den sonraki, ikincil temsilcisi MHP’nin gözlemciliği altında) yaptığı türban düzenlemesine ise yalnızca “bu konuda görüşlerimiz bellidir” kabilinden bir tepki verilmişti. Basitçe, “ses çıkarılmamıştı”. AKP yaklaşan yerel seçimler öncesi Güneydoğu’da DTP’nin ayağının altındaki halıyı çekmeye başlamış, DTP de AKP’ye karşı adeta kemalistçe bir “gerici bunlar” muhalefetine girişmiş, bununla beraber, paradoksal ama anlamlı bir şekilde mitinglerinde kürsülere imamlar çıkarmayı da ihmal etmemişti. DTP’nin kan kaybetmesi muhtemelen “birilerinin” hoşuna gidecek bir şeydi “irtica” ve “bölücülük” eşit düzeyde tehlikeli addedilmesine rağmen, kaldı ki AKP samimi anlaşma/uzlaşmalara gidilebilen “ılımlı” bir irtica partisiydi ve en nihayetinde bir Türk partisiydi… Ocak başında ise Ergenekoncuların en “pespaye” temsilcileri olması muhtemel kişiler, Hrant’ı ölüme götüren süreçte bizleri çıldırtan/tiksindiren söz ve eylemleriyle ön planda olanlar polis tarafından toplandı. Hepimiz memnun olduk bu son gelişmeyle. Büyük resme bakıldığında ise, Kasım başından beri bir tür uzlaşmanın çıktıları olan; “ben sana bunu vereyim, sen de karşılığında şunu feda et” tarzı bir al-ver sürecinin işlediği görülmekteydi. Bu tabii solcular açısından pek fena bir durumdu zira adeta, Ertuğrul Kürkçü’nin değerlendirmesiyle, Türkiye’de yeniden bir tek-parti iktidarı kurulmuş ve bu sefer “ordunun gücüyle paranın ve dinin gücü halkın tepesinde birleşmişti”. Şahsen Kürkçü’nün değerlendirmesini ben de çok makul bulmuştum.
Gelgelelim Mart ayı bir anda ortalığın kızışmasına sahne oldu. AKP’ye karşı kapatılma davası açıldı. İktidar da sanki bu resti gördü ve Kemal Alemdaroğlu, İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek gibi “ağır” isimler gözaltına alındı. Bu son olanlar ‘hukuk’un Türkiye’de nasıl da amacının 180 derece aksine kullanılan bir ‘araç’tan ibaret olduğunu da trajik biçimde gözler önüne serdi. Tabi arada, yukarıda Kürkçü’nün görüşlerine atıfla ifade etmeye çalıştığım paradigma da bir anda çöküverdi. Bugün bir darbe olasılığı git gide daha çok ima ediliyor. Bu tür işler (hâliyle) kimsenin fikri alınmadan, gizli kapaklı planlandığı için darbenin ne ölçüde sahici bir olasılık olduğunu bilemeyiz, ama pek çok siyasetçinin “rejim krizine gidiliyor” ve pek çok yazarın “bu gidişin sonu kötü” uyarıları bile böyle bir ihtimalin en azından zihinlerde yer etmeye başladığını gösteriyor. Peki ama ne oldu o “uzlaşma”ya? 
Ben en iyisi “yiyin birbirinizi” yaklaşımına döneyim… AKP kelimenin tam anlamıyla bir sermaye partisidir, anlambilimsel açıdan mükemmel bir burjuva partisidir. Bir yandan sosyal devleti iğdiş etmek isterken, diğer yandan dinî içerikli bir hayırseverlik ile fakir halkı sadakaya alıştırmaktadır. 2005’ten beri demokratikleşme adına hiçbir şey yapmamıştır. Muhafazakârdır, ki toplumun muhafazakârlaşması sol açısından tercih edilecek son şeylerden biridir. Ayrıca içinde gayet kuvvetli bir otoriter ve milliyetçi damar da yabana atılamayacak derecede mevcuttur.
Keza Deniz Baykal’ın, AKP’nin Emniyet’te “Fethullahçı” bir kadrolaşma üzerinden kendi derin devletini yaratmaya çalıştığı iddiasını da önemsiyorum, iki sebepten ötürü: Birincisi, geleneksel bir ‘derin devlet’in varlığının, geleneksel devlet otoritesinin bir numaralı siyasi temsilcisi tarafından zımnen kabul edilmesinden dolayı. İkinci olarak da, yükselen riskin, “yeni tehdit”in gayet güzel tanımlanmasından ötürü… Ama gene de unutmayalım ki bu bir risktir, bir tehdittir en nihayetinde. Ergenekon gibi canlar almış, kanlar dökmüş bir ‘olgu’ değildir. Kudreti ve sınırlarının ne olacağı da belli değildir, vücut bulacak ise şayet…
Şurası açık ki Veli Küçük ve şürekâsı tutuklandığında haklı olarak sevinip Ergenekon soruşturması ilerleyince “yiyin birbirinizi” demek tutarlı bir tutum değildir. AKP, bir ihtimal, kendine yöneltilen kapatılma tehdidine karşı hukuku istismar edip Ergenekon’la alâkası olmayan muhaliflerini sindirmeye çalışıyor olabilir. Ama Türkiye’de artık tasfiye edilmesi gereken bir Ergenekon’un varlığı da aşikârdır. AKP sınıfsal olarak solun “düşmanıdır”, sermaye partisidir, bunu başta da belirttim. Ama yargı tarafından değil, sandıkta yok edilmelidir. Bu bağlamda Melih Pekdemir’in “(devrimcilerin) şimdi de demokrasiyi savunmak için ‘AKP kapatılmasın!’ diye slogan atacak halleri yok” satırlarını son derece talihsiz buluyorum.
AKP’nin en nihayetinde ne olduğu, arz ettiği tehlikeler bellidir. Legal bir partidir eninde sonunda… Dış politikada Amerikancıdır, içeride kendi burjuvazisinin çıkarlarını temsil ederken aynı zamanda İstanbul burjuvazisinin de çıkarlarını gözetir, muhafazakârdır, zoru görünce demokratikleşme adımlarını askıya almıştır. Esasen demokrat da değildir, baskıcı polis yasası onun eseridir, lideri karikatüristlere dava açar, TCK 301. maddeye dokunmaz, yalnızca kendine özgürlükçüdür (bkz. son türban düzenlemesi), vs…
Peki ya Derin Devlet? Ne zaman ne yapacağı, kimi içtenlikle veya provokasyon olsun diye öldüreceği belli mi? Soğuk Savaş bitince diğer NATO ülkelerinde tasfiye edilmiş, burada hâlâ aktif. Barışa, demokrasiye ve özgürlüklere kastetmiş bir zombi adeta. Ve tekrar ediyorum, yarın hangi provokasyonu, hangi suikastı tertipleyeceği belli değil. AKP’yle Ergenekon bir tutulur mu?  
 
Burak Cop
25 Mart 2008

-o-

Bilerek mi yapıyorsunuz?

AKP hakkında kapatma davası açtınız. Amacınız AKP’yi kitlelerin gözünde sempatik kılmak, yerel seçimlere 1 yıl kalmışken oy oranının yüzde 47’nin altına inmemesi (hatta bunun üzerine çıkması) için akıllara ziyan bir planı uygulamaya koymak herhalde. Ya da sahiden ne yaptığınızın farkında değilsiniz.
Bu memlekette herşey mümkün. Yukarıda değindiğim ikinci olasılık kimse için şaşırtıcı olmaz sanırım, ama ne kadar şok edici ve inanılmaz olursa olsun, birinci seçeneğin de söz konusu olabileceğinden şüpheleniyorum. Çünkü “bu memleketin asıl sahipleri” AKP’yle anlaşmış gibiydi değerli okurlar. Sevişmeseler de, geleneksel devlet iktidarıyla, yükselen Anadolu burjuvazisinin ve muhafazakâr milyonların temsilcisi olan siyasi iktidar samimi bir anlaşmaya/uzlaşmaya varmış gibiydi. Bu tabii çok tatsız bir şeydi zira Ertuğrul Kürkçü’nün ifadesiyle “ordunun gücüyle paranın ve dinin gücü halkın tepesinde birleşmişti”. İnternet muhtırasının ardından, içeriğinin büyük bir başarıyla sır gibi saklandığı Dolmabahçe mutabakatına varıldı. AKP 22 Temmuz maçını geleneksel devlet iktidarının bir numaralı siyasi öznesi CHP karşısında bol gollü bir galibiyetle kazandı, ama Milli Görüş geleneğinden gelen isimler de sessiz sedasız temizlendi. Düşünsenize, Bülent Arınç diye bir siyasi figür vardı 22 Temmuz öncesinde. Sonradan göz önünden yokoluverdi.
ABD eşgüdümünde samimi işbirliği
AKP Çankaya’yı, YÖK’ü, hatta Futbol Federasyonu’nu aldı. Türban konusunda (elbette geleneksel devlet iktidarının ikincil/türev temsilcisi MHP’nin bir nevi gözetimi altında) yasal düzenleme yaptı. Askeriye bunlara pek ses çıkarmadı. Ama karşılığında da Başbakan ve Genelkurmay İkinci Başkanı’nın müşterek Washington ziyaretinin ardından basılan düğmeyle (“ABD eşgüdümü” olarak okuyunuz) gümbür gümbür Irak Kürdistanı’na girdi. Öte yandan AKP, DTP’nin altındaki halıyı çekmeye başladı, yerel seçimler için gözünü Diyarbakır’a dikti. Öyle ki DTP, mitinglerinde kürsüye imam çıkartarak anti-AKP propagandası yapma ihtiyacı hissetti. Kürt sorununda siyasi bir çözüm yolunda da herhangi bir adım atılmayacağı bizzat hükümet sözcüsü tarafından ifade edildi (bkz. Cemil Çiçek: “Teröristleri dağdan indirmek için kimse bizden paket açıklamamızı beklemesin” - http://www.ntvmsnbc.com/news/437881.asp). İçinde milliyetçi bir damar zaten bulunan AKP, daha önce örneğin Mehmet Ali Şahin’in PKK’ya esir düşen askerler için “keşke ölselerdi” demesinde de görüldüğü gibi, bu yüzünü de yer yer gösteriyordu. Mecliste DTP’lilere yoklarmış gibi muamele eden de aynı AKP’ydi. 
“Memleketin asıl sahipleri” belki “irtica” ile “bölücülüğü” aynı derecede tehlikeli görüyor, ama artık geriye dönülmez biçimde politik bir ivme almış “bölücülüğe” karşı sulandırılmış ve dahası samimi uzlaşmalara gidebildiği, kaypak bir “irtica”yı tercih eder gibime geliyor. Hele ki ABD’nin bölgesel planları doğrultusundaki alt-planlarda uyumlu çalışabileceği, kitlesel Kürt partisinin elinden Diyarbakır Belediyesi’ni almaya hazırlanan bir “irtica”. “İnanılmaz ama gerçek” bir şekilde, mantıkdışı savaşperest CHP-MHP’ye karşı aynı safta mantıkiçi bir savaşperestliği savunabileceği bir ortak…
Üç tarz-ı talihsizlik
Peki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın bu kapatma davası da ne oluyor? Ortada yalnızca yeni sosyal güvenlik yasası, kapatılacak belediyelerin halkta uyandırdığı tepki (AKP’den istifa eden belde belediye başkanı bile var) ve dünya ekonomisini bekleyen durgunluğun Türkiye’deki etkileri yüzünden bile yıpranacak olan bir AKP var. Yerel seçimlerde kemalistlerin ve Kürt milliyetçilerinin bazı kalelerini düşürecek dahi olsa, ülke genelinde oyu yüzde 47’nin altına inmesi muhtemel (bir de iktidarın yıpranması hadisesi vardır tabii) bir AKP… Peki bu AKP’ye karşı kim niye dava açar?
Birinci ihtimal; AKP’yi mağdur edip (ki demokrasi açısından gerçekten mağdur edilmiştir bu parti), halkın gözünde sempatik kılmak amacıyla… Maksimum komplo teorisi, ama burası Türkiye.
İkinci ihtimal; askeriyle siviliyle “memleketin asıl sahipleri” anlaşmanın aniden ve tek taraflı bozulmasına karar verdi, köprüyü geçtikten sonra (Kürdistan Bölgesel Hükümeti topraklarına operasyon düzenlendikten sonra yani – “Irak’ın kuzeyine” değil. Hatta “Kuzey Irak”a da değil artık. Karanlıkta ıslık çalma yurdum insanı!) ayıya ayı deme kararı aldı. Cumhurbaşkanlığı’nı, YÖK’ü alan, her yerde kadrolaşan, Alevi ve Kürt oylarına bile göz diken AKP’ye karşı geleneksel devlet iktidarı son kozunu oynuyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yerine kurulacak Kalkınma ve Adalet Partisi’nin 2012’de yüzde 70 oy alması tehlikesi karşısında ise “bir zar attım kadere” yaklaşımındalar. Yahut çapsızlık diz boyu.
Üçüncü ihtimal; Cumhuriyet mitinglerinde de cisimleştiği gibi, ulusalcı cephe gerçekten geniş bir cephe. CHP, Yargı, akademyanın bir kısmı, rektörler, ÇYDD benzeri ulusalcı “sivil toplum” (bu memlekette oluyor) kuruluşları ve Kanaltürk, Cumhuriyet gibi militan medyayı kapsayan geniş bir cephe… Bu renksiz gökkuşağının en pespaye, en faşizan unsurlarının polis tarafından toplanıp götürülmesi de Dolmabahçe mutabakatıyla başlayan “anlaşma” sürecinin bir parçasıydı belki de. Şimdi söz konusu yelpazenin merkez unsuru AKP’yle anlaştı diye bu unsurların tümünün bir anda hizaya gelmesini beklemek de çok anlamlı olmayabilir. Hatta Baykal-Büyükanıt arasındaki sert atışmada da görüldüğü gibi (ikincisinin atışları tabii biraz daha sert oldu, yılların Baykal’ı hainden beter oldu), unsurlar arası bir eşgüdümsüzlük, bir bocalamadan söz etmek dahi mümkün. Velhasıl kelam, merkezkaç etkisiyle, sivil olmayanlar birinci vitese geçtiği hâlde sivillerin cüppe giyenleri beşinci viteste devam etmekte. Bu takdirde duvara fena toslayacaklar.
Öyledir veya böyledir, şudur ya da budur… Bu kapatma davası nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın AKP (veya yerini alacak parti) bu işten kazançlı çıkacak ve bu bence hiç de iyi bir şey değil.  
Burak Cop

 

21 Kasım 2010 Pazar

Kurban notları-2: İlkini beğenen bunu da okusun

Burak Cop

22 Kasım 2010

Kurban Bayramı süresince konuşulan, tartışılan kimi mevzular üzerine naçizane görüşlerimi notlar hâlinde buraya düşmeye devam ediyorum: 

- Kurban kesimini eleştiren insanlara, bu pratiğin dinin gereği olduğunu, bir ibadet olarak yapılması gerektiğini
söyleyerek karşı çıkanların bir kısmı şu görüşü dile getiriyor: "Siz hamburgercide yediğiniz etin nereden geldiğini sanıyorsunuz?".

Bu, hiç de yanlış olmayan bir nokta. Esasen kurban kesimine itirazı olanlar, eylemdeki vahşet (boğaz kesme) ile yüz yüze geldikleri için, bir hayvanın yenilmek amacıyla öldürülmesi eylemiyle öyle veya böyle doğrudan muhatap oldukları için (oturduğunuz veya yolunuzun geçtiği muhitlerde kurban kesim görüntülerine denk gelmeseniz bile, haber bültenlerinde izlediğiniz görüntüler bile size yanı başınızda, açık bir alanda, ve topluca hayvan öldürüldüğünü hatırlatır), kurbanlık hayvanlara yönelik bir acıma hissi duyuyorlar.

Aslında burada çok kritik bir nokta var. Türkiye'de geride bıraktığımız bayramın ilk 3 günü boyunca kesilen hayvan sayısı, rakamları bilmiyorum ama, yıl boyu kesilen hayvanların gerçekten küçük bir kısmını teşkil etmektedir. İnsanların lokantalarda ve marketlerde türlü şekillerde karşılarına çıkan ölmüş hayvan eti parçaları, aynı zamanda bu insanlardaki bir yabancılaşmaya delalet ediyor. O et sanki hep öyleydi, ezelden beri yekpare idi. En fazla, pişirilmeyi bekliyordu.

Kurbanın boğazı kesilerek öldürülmesi (hele bu bir de "her bayram rastladığımız istenmeyen görüntüler"in eşliğindeyse), belli bir duyarlılık ve empati düzeyine sahip insanlarda kedere yol açıyor. Peki ya öldürülüp parçalandığını görmediğiniz hayvanlar? Vejeteryan bir arkadaşım bir keresinde şöyle bir söz sarfetmişti: "Bir kuzuyu kucağına alıp sev, bir daha et yiyebilecek misin bakalım?". 

Bana öyle geliyor ki (yanıldığımı düşünenlerin eleştirilerine açığım), market ve lokantalardaki çiğ yahut pişmiş, öldürülmüş hayvan parçalarının o "hâle" gelene kadar geçirdiği safhalara tanıklık etmek, pek çok kişiyi vejeteryanlık yoluna itebilir. NTV'de yayınlanan Gıda A.Ş belgeselinde hayvanların hangi şartlarda yaşayıp nasıl kesildikleri gözler önüne serilmişti. Yahut geçen hafta denk geldiğim bir haberden söz edeyim; vejeteryanlık yanlısı, Viva adlı İngiltere menşeli bir örgütün gizli çekimlerle ifşa ettiği korkunç gerçek. Erkek civcivler ya canlı canlı doğrama makinesine gönderilerek ya da gaz verilerek telef ediliyor. Gazlanan civcivlerden hayvan yemi üretmeyi de ihmal etmiyorlar (Kapitalizm her zaman verimlilik ve etkinlik yanlısıdır biliyorsunuz). Viva'dan bir yetkili durumu özetliyor: "Bu, yumurta sanayisinin sizin görmek istemediğiniz gizli vahşeti".  

Sözün özü, Kurban Bayramı, örgütlenmeleri hâlinde, vejeteryanlar için bulunmaz bir propaganda fırsatıdır. 

- Kurban kesme eyleminin haklılığını, bunun dinin gereği olduğu argümanıyla savunanlara şunu söylediğiniz zaman, bu insanların en azından bir kısmı karşı-argüman geliştiremiyor: Bir pratiğin dinsel açıdan gerekli olması, en azından 2010 Türkiyesi'nde onun yapılması, yapılabilmesi için yeterli bir gerekçe değildir.

Yeterince bilgili olmadığım için ahkam kesmekten kaçınarak şu örnekleri vereyim. Kaynağı Kuran mıdır, hadis midir yoksa fıkıh alimlerinin yazdıkları mıdır bilmiyorum ama, erkeklerin dört kadınla evlenebilmesi veya kısas kuralı gereği hırsızın elinin kesilmesi -kabul ediyorum çok banal bir örnek ama burada mühim olan bizatihi örnek değil, onun işaret ettiği şey-, bilindiği üzere İslam hukukuna dair uygulamalardır. Ancak günümüz Türkiyesi'nde bu ve benzeri İslami kuralları/hakları hayata geçirmek, her şeyden önce yasalara göre suçtur. Dinen yapmaya hakkınızın olduğunu savunduğunuz kimi eylemler sizin cezaevini boylamanıza yol açabilir. 

Bir şeyin dinî bir kural olmasının, o şeyin yapılmasını gerekli kılmadığına dair görüşümü Twitter'da ifade ettim ve bir vatandaşımız tepki gösterdi. Ben de bunun üzerine, görüşümü destekleyecek bir örnek olarak şunu yazdım; "Nisa Suresi'ne dayanarak karınızı döverseniz TCK'ya göre suçlu duruma düşersiniz".

Vatandaş önce alakasız bir cevap yazdı. Aradan birkaç saat geçti, hızını alamamış olacak ki şunu yazarak kurban meselesini kestirip attı: "İnanıyorsan gerektirir, inanmıyorsan gerektirmez, bitti".     

- Kurban ibadetine dair ilginç bir ayrıntıyı da öğrendim geçenlerde. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Şinasi Gündüz, katıldığı bir canlı yayında kurban ibadetinin farz veya sünnet değil, vacip olduğunu söyledi. Yani dinsel açıdan hayatî bir gerekliliği yok. Acaba herkes bunu biliyor mu? Sanmıyorum.

Bir hayvanı kurban etmenin tek tanrılı dinlerden çok çok önceye dayandığı biliniyor. İslam dini bu köklü geleneğe hem bir çekidüzen vermiş, hem de içine toplumsal bir boyut katmış (kesilen hayvanın etinin üçte biri yoksullara dağıtılıyor). Psikoloji disiplinine ilgim yalnızca amatör düzeyde ve yüzeysel olduğu için fazla ahkam kesmek istemem, ama bir hayvanı boğazlayarak öldürmenin, insanın, içindeki şiddet güdüsünü dizginlemesine de katkı sağladığını zannediyorum.

Tüm bu dinsel (farz olmaması, üstelik de yalnızca varlıklı insanlara vacip olması), tarihsel (paganlar da tanrıları için insan/hayvan kurban ederdi) ve psikolojik (şiddet duygusunun tatmini) faktörleri dikkate alarak inançlı Müslümanlara sormak isterim: Kurban kesmeniz şart mı?  

- Değineceğim son nokta, kurban olgusunun toplumsal boyutu... Az önce atıfta bulunduğum Prof. Gündüz'den öğrendiğim bir başka şey, kurban etinin bölüştürülme prensibi. Etin üçte birini kendiniz alıyorsunuz, üçte birini eşe dosta akrabaya dağıtıyorsunuz, üçte birini ise yoksullara veriyorsunuz. 

Sanırım günümüz dünyasında yoksullara yardımda bulunmanın, onların et yemesini sağlamanın çok ama çok sayıda alternatifi var. Yılda bir kere kestiğiniz koyunun etinin üçte birini (hatta tamamını) fakir ailelere dağıtmaktansa, fakir bir ailenin çocuğuna her ay mütevazı bir "burs" sağlamanız daha "hedefe yönelik" bir eylem olacaktır kanaatindeyim.

Şunu da not etmek lazım, Prof. Gündüz'ün belirttiği üzere, kurban kesimi, başka bir şeyle ikame edilecek bir ibadet değil "kural gereği"... Peki, namaz kılan kaç kişi bunu günde 5 kez yapıyor, oruç tutan kaç kişi bunu 30 gün boyunca yapıyor? Sözüm gene Müslümanlara, varın "esnetin" kurban ibadetini de. Koyun veya dana öldürmeyin. Yoksul bir ailenin lise çağındaki çocuğuna her ay 50 lira verin. Bu "esnetme"den dolayı huzursuz olursanız da, mesela gün içinde daha fazla namaz kılın, bir süre hiçbir Cuma'yı kaçırmayın...