Roni Margulies etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Roni Margulies etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2011 Cuma

N. Alçı vakası üzerinden yaygın 'güçlüye yanaşma' olgusunun incelenmesi

Burak Cop 
19 Şubat 2011

Bir kitapta okumuştum, İç Ege bölgesinde bir kentte (Kütahya mıydı Uşak mı, yoksa başka bir yer mi hatırlamıyorum. Kitap da yanımda değil) bir genelevin girişinde şöyle bir yazı asılıymış: 'Büyük insanlar fikirlerle, normal insanlar olaylarla, küçük insanlar kişilerle uğraşır'.  

Küçük insan olmaktan imtina etme refleksimden midir bilmem, kişilerle uğraşan yazılar yazmaktan gerçekten hoşlanmam. Bunu yapan insanlar var basında, rezilce dedikodu yapıyorlar, hele bir de habis kişiliklere sahipse bu köşemenler, ortaya koydukları ürünler tam fecaat oluyor. Oray Eğin ilk aklıma gelen isim, zira, sanırım yazılarının yarısından fazlası bu niteliğe haiz. Hıncal Uluç da bu türün artık iç bulandırma raddesine gelmiş, köhne bir örneği.  

Okumakta olduğunuz yazı ilk bakışta "kişi"yle alakalı gibi görünebilir gözünüze. Konu ettiğim kişi, Akşam gazetesinde köşe dolduran Nagehan Alçı. İnternette kolaylıkla ulaşılan kendisine dair bilgilere baktığınız zaman altyapısı, eğitimi ve habercilik denen şeyi yaptığı dönemde ortaya koyduğu eserler (röportajlar vs.) itibariyle vakt-i zamanında iyi bir gazeteci adayı imiş, bu görülüyor. Gelgelelim köşe yazmaya başladıktan sonra, belki de biraz Türk medyasının sefaletinden mütevellit, çizgisini çok bozmuş.  

Bu yazının odağında spesifik bir kişi yer alıyor. Ama başka örneklerle de destekleyerek bir tümevarıma ulaşmada kullanacağım bu kişinin yaptıklarına dair naçizane analizimi. Varacağım tümevarımı da şimdiden söyleyeyim (zaten orjinal bir şey de değil): 

Kimi insanlar, iktidar erkini elinde bulunduran güce (siyasette parti, şirkette yönetici, spor kulübünde başkan vs.) organik bağlılıkları yoksa, bu güç henüz kendini konsolide edip sahip olduğu erki arttırmaya başlamadan önce ona mesafeli duruyorlar. Ancak gücün elindeki iktidar kudreti yoğunlaşmaya başladıktan sonra, esasen o güçle organik bağları olmadığı için ya o güçten uzaklaşmaları, ya da hiç olmazsa eski pozisyonlarını korumaları gerekirken, tam tersini yapıyorlar. Güce yakınlaşıyorlar, yandaşlaşıyorlar. Bunu neden yapıyorlar peki? Her vaka tekildir. Ama tabii akla gelen ilk şey oportünizm.  

22 Temmuz 2007 seçiminde Roni Margulies'le beraber İstanbul 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı Baskın Oran'ın kampanyasında çalıştık. Önceden de tanırdım Margulies'i, sevdiğim ve abi dediğim bir insandı (bugün görsem yine abi derim). Kampanya sırasında da hukukumuz iyice gelişti. 

Seçim akşamı henüz sayım sürüyordu. Oran'ın, iyi bir oy almakla birlikte, seçilemediği anlaşılmıştı. Kampanya aktivistlerinin toplanmak üzere önceden sözleştiği Tophane Tütün Deposu'na Margulies'le beraber gidiyordum. AKP göz kamaştırıcı bir zafer kazanmıştı. "Ne olur bundan sonra?" dedim. Roni Abi mealen, AKP'nin bundan sonra, 1950'lerin ikinci yarısındaki DP gibi şımarıp otoriterleşebileceğini söyledi. Ama tabii seçim sonucundan kısmen de memnundu, CHP'nin birinci parti olmasındansa AKP'yi tercih ediyordu.  

Aradan geçen 4 yılda Roni Abi'nin öngörüsü doğrulandı. AKP gücünü arttırdı, geleneksel devlet iktidarını yenilgiye uğrattı, sandık-dışı bir yolla iktidardan edilme olasılığını ortadan kaldırdı. Ve git gide otoriterleşti, otoriterleşiyor. Neler olduğunu hepimiz biliyoruz, tekrara gerek yok. 

Bu durumda, AKP'li olmayan bir insandan ne beklenirdi? 2007'den beri olanları zihninizde canlandırın, o yıldan içinde bulunduğumuz 2011'e kadar her geçen sene uzaklaşmalıydı AKP'den. Söz gelimi 2009'da 2008'e göre daha fazla tavır almalı, geçen referandumdan sonra ise siyaseten baş düşman olarak bellemeliydi. Ama beklenenin tam tersini yaptı Roni Abi. Şahsen tanıdığım için bu kadar net ahkam kesebiliyorum; 2007 seçimleri sonrasında git gide, seçimlerden öncesine oranla daha hayırhah bakar oldu AKP'ye. Artan bir biçimde.

Bir diğer örnek de, Yiğit Bulut adlı yurttaş. Vakt-i zamanında (maalesef) birkaç kez aynı ortamda bulunmak zorunda kaldığım için gayet iyi biliyorum; kendisi MHP çizgisindedir (veya çizgisindeydi). AKP iktidarına, tam miladı bilemeyeceğim ama, yakın zamana kadar gerici bir noktadan, milliyetçi bir noktadan muhalefet ediyordu. Yeterince milliyetçi bulmuyordu AKP'yi. Ancak bir ara ne olduysa oldu ve kesif bir yandaşa dönüştü. Tabii bu arada, kendisinin şu andaki siyasi çizgisini bilmiyor ve merak etmiyorum, ama AKP'nin MHP'leştiği bir dönemde bulunuyor olmamızdan ötürü eski milliyetçi çizgisinden büyük oranda sapmak zorunda kalmadığını zannediyorum. Bu da konjonktürün kendisine getirdiği bir şans olsa gerek.  

N. Alçı da ne yazık ki bu yazıda konu ettiğimiz tipolojiye uyan insanlardan biri oldu. Çok değil 2009'da AKP'yi ve liderini açıkça eleştiren bir tutumda iken, gene tam miladı bilemiyorum, 2010'da bir vakit keskin yahut keskine yakın bir dönüş yaptı. Şimdi Oda TV vakası üzerine yazdıklarıyla, NTV ekranında Mirgün Cabas'ın programındaki tavrıyla, gerçekten utanç verici bir profil sergiliyor. Burada yer doldurmayayım, Ekşi Sözlük'e ismini yazarsanız N. Alçı'nın son birkaç yıldaki "serüveni" ve 15-17 Şubat tarihli iki yazısı ile 17 Şubat'ta NTV ekranında söyledikleri hakkında yeterli miktarda bilgi ve isabetli yorum bulabilirsiniz.   

Hayat ilginç. N. Alçı ile kişisel hukukum minimal düzeydedir. 2005-6 yıllarında çalıştığım TV kanalı ile onun çalıştığı gazete aynı patronaj altındaydı (hâlâ da öyle). Böylece bir şekilde tanışmış bulunduk. Ben 2006'nın Mart ayında AKP ile ilgili, partinin siyasi çizgisini, ideolojisini, örgütsel ve ideolojik köklerini, geçirdiği evrimleri vs. inceleyen, epey özen gösterdiğim ve materyelini zengin tutmaya çalıştığım bir belgesel hazırlamıştım. O dönemde (2006) AKP'ye karşı, 2008 başından itibaren tasfiye edilmeye başlanacak olan kadrolar ve işbirlikçilerince otoriter-statükocu-tutucu-milliyetçi (ulusalcı denen varyantından) bir muhalefet yürütülüyordu.

Bu muhalefet yarı açık, yarı da gizli-kapaklıydı. Ve bu insanların Türkiye tasavvuru son derece anti-demokratik, muhtemelen Kürtlere, demokratlara, sol güçlere kan kusturulacak bir ülke idi. Bunun karşısında ise AB reformları vs. gibi konularda CHP'ye göre daha ilerici bir yerde duran (ya da başarıyla kendini öyle sunan) bir AKP iktidarı vardı.  

Tam da "Şu Çılgın Türkler" dönemi... Ama henüz o melun suikastler, katliamlar yapılmamış. Ancak memleket genelinde kabaran bir ulusalcı hava var, bu çok net hissediliyor. AKP'nin de bir sonraki yıl iktidarda kalıp kalmayacağı, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ne olacağı belli değil. Merkez sağda DYP dikkate alınması gereken bir aktör. Erkan Mumcu liderliğindeki bir grup AKP'li de ANAP'a geçmiş, bu parti mecliste grup kurmuş.  

Yani AKP için bugünkünden çok farklı bir ortam, konjonktür... Her neyse, ben de o belgeseli yapmışım, işlediğim temalardan biri, AKP'nin Milli Görüş partileri gibi olmadığı, İslamcı olmadığı.  

N. Alçı ile karşılaştım yemekhanede, kısa bir sohbetimiz oldu. Belgeseli izlemiş. Beni, üstü örtülü ve kibar bir şekilde, iktidara fikren yakın olmakla eleştirdi. Bir şey demedim, dürüst olmak gerekirse Mart 2006 itibariyle AKP bana CHP'den daha uzak bir parti değildi.   

Şimdi koşullar çok farklı. AKP artık Türkiye'yi bizzat ve tek başına dönüştürüyor, otoritesini sağlamlaştırdı, devlet katında da toplum katında da kök saldı. Sağcı-otoriter politikalar, muhafazakar bir hava, kurşun gibi ağır bir hava, Türkiye'nin üstüne çökmüş durumda. AKP Haziran'daki seçimi de kazanacak. Demokrasi güçleri başta olmak üzere siyasal muhalefet için zor, çetin bir 4 yıllık dönem ufukta görünüyor. 

Ben zaten dünya görüşüm gereği hiçbir zaman AKP'ye yakın olmadım. Ama 0'dan 10'a  kadar bir skala üzerinde göstermek gerekirse, 2007 ortasında AKP'ye 5 birim uzaktım, 2008 sonunda 7 birim, referandum öncesinde 9 birim, şimdi ise 10 birim. Herkese kendi yaptığı doğru gelir tabii, ama bence olması gereken de buydu.   

AKP'lilere lafım yok, ama gelin görün ki AKP'li de olmadıkları hâlde pek çok insan bu zaman zarfında benim gittiğim yolu tersinden kat ettiler. 

Şimdiyse şundan endişe etmiyor değilim; günün birinde CHP iktidara gelecek ve ben peyderpey CHP'den uzaklaşacağım, ama CHP çizgisinde olmayan birileri (aralarında belki bu yazıda ismi geçen arkadaşlardan da bazıları olacak!) zamanla 'altıok'ta bazı erdemler keşfetmeye başlayacak...       

 

12 Aralık 2010 Pazar

Saçmalığa karşı saçmalık

Burak Cop
12 Aralık 2010

Çanakkale'deki bir panelde Roni Margulies'in saldırıya uğraması içimi cız ettirdi. İnternette karşıma çıkan fotoğrafların birinde Margulies, eli ve bileğine mavi boya bulaşmış hâlde konuşmasını yapmaktaydı. Saldırıya rağmen panel, programda öngörüldüğü gibi sürdürülüp noktalanmış. Bu olmuş hiç olmazsa... 

Margulies'e saldırıyı gerçekleştirenler Gençlik Muhalefeti (bir nevi ÖDP'nin gençlik örgütlenmesi) ve Öğrenci Kolektifleri'nden. Bu sonuncusu, Mülkiye'deki Burhan Kuzu'yu yumurtalama eylemiyle bir anda ülke çapında tanınırlığa kavuştu. Mülkiye'deki eylemleri ne kadar meşru idiyse, bu son yaptıkları da o denli, hadi en hafif tabirle söyleyelim, "anlamsız"dı. 

Margulies ilk defa boya yemedi. Bu iş başına ilkin Beyoğlu'nda ailesiyle yemek yerken gelmişti. Müsebbipler, ÖDP'li gençlerdi. Söz konusu olan bir siyasi etkinlik falan da değildi, nevi şahsına münhasır şair/yazar, ailesiyle yemek yiyordu. Lafı dolandırmadan söylemek gerekirse saçma sapan, çirkin bir eylemdi. Olayı daha sonra ÖDP Genel Başkanı Alper Taş kınamış, ancak enteresandır, partideki gençlerin liderlerinden biri pozisyonundaki arkadaş eylemi sahiplenmişti.  

Margulies neden bu tepkileri çekti, çekiyor? Bu konuda uzun ve apayrı bir yazı yazılır. Açık konuşmak gerekirse ben de Roni Ağabey'in siyaseten durduğu yeri hiç ama hiç benimsemiyorum. Fikir beyan etme ve tartışma düzleminde, onun önemli figürlerinden biri olduğu DSİP adlı geniş arkadaş çevresinin yaptıklarına ettiklerine tepkimi gösteriyorum. "Türk tipi liberalizm" ve salt kimlik siyaseti batağına boylu boyunca batmış bu grubun, hacmi itibariyle, ciddiye alınır bir tarafı yok. Ama içinden geçtiğimiz dönemde liberal/muhafazakâr kamp tarafından seve seve kullanılıyorlar ve, teşbihte hata olmaz, karşı cepheden bizim cepheye bizim dilimizle 24 saat propaganda yayını yapan bir hoparlör gibiler. Sel çekilip kum kaldığında, yani olur a günün birinde müttefikleri konumundaki AKP iktidardan giderse, bu çevre önemsiz bir dipnot olma raddesine gerileyecek. Ama o güne kadar, "söyledikleriyle" mücadele etmek maalesef lazım... 

Her neyse, kendini DSİP diye adlandıran çevrenin genel manada "olayı" bu. İşin bir de hususi olarak Roni Abi'ye ilişkin boyutu var. Roni Margulies, "Türk tipi liberaller"le İslamcıların ortaklık projesi görünümündeki bir gazetede yazıyor. Provokatif yazıyor, hakaretamiz yazıyor, saygısızca yazıyor, Türkiye devrimci hareketinin geçmişini aşağılıyor, olan bitenleri çarpıtıyor, basitleştiriyor, basit mantıkla örülü sığ yazılar yazıyor vs vs... Tüm bunlar Margulies'in ekstra tepki çekmesine sebep oluyor. 

Peki Margulies başına gelenleri hak ediyor mu? Kocaman bir hayır.  

En basitinden, kendisine saldırılmasının esasen, "kolun uzanabildiği" bir insanın hedef alınması niteliğinde olduğunu düşünüyorum. Burhan Kuzu'ya yumurtalar atılması istisnai bir güzel eylemdi. Ama onun haricinde, Margulies'e (bugüne kadar toplamda 3 kez sanırım) boyalı yumurtalı saldırılar düzenleyen arkadaşları bir AKP'nin, bir ülkücülerin, bir ulusalcıların, bir CHP'nin toplantısında aynısını yaparken görebilir miyiz? Hiç gördük mü? Elbette görmedik ve görmemize de gerek yoktur zaten. Kitlelere devrimci fikirleri aşılamanın muhakkak ki daha akıllıca pek çok yolu vardır. Zaten adı geçen ortamlarda bu tür bir eylemde bulunmanız eşek sudan gelinceye kadar dövülmenize de yol açar. Gerçekten hiç gerek yok.  

Ama Roni Abi'ye saldırılıyor işte. Çünkü ona içimizden çıkan hain muamelesi yapılıyor, kol ona ulaşıyor, "vay sen bizim mahalleden olup da nasıl böyle karşı mahalleyle fingirdeşirsin?" tarzı bir yaklaşıma hedef oluyor. Yahu, tanrı aşkına, bu memlekette Roni Margulies'e gelene kadar bir devrimcinin boya dökeceği en az 60-70 bin insan yok mudur? Dökemediklerine dökmeyip, her seferinde (bildiğim, en az 3 kez) dökebildiğine boyayı boca etmek bana pek öyle mertçe de gelmiyor, kimse kusura bakmasın.  

Bu son saldırının absürdlüğünü katmerleyen şey ise, etkinliğin İnsan Hakları Derneği tarafından düzenlenmiş olması, ve konunun 'barış' olması idi. Hani 'son 3 yıldır Türkiye ne güzel demokratikleşiyor di mi' konulu bir panel olsa, gene anlayacağım... Böyle saçma şey olur mu? Adamı barış panelinde yakaladık, hadi orda boya dökelim. E umumi tuvalette rastlarsan orda da dök bari. Hatta hazırlıksız yakalanırsan, elinde boya yoksa, dön ona çişini yap falan... 

Her neyse, uzun lafın kısası Roni Ağabey'e geçmiş olsun demek istiyorum.  

Peki meselenin karşı-saçmalık boyutu ne? Olayın DSİP adlı 50 ila 100 kişilik arkadaş çevresi tarafından takdimi... Tek kelimeyle sahtekârlık. Polemik namusu, tartışma namusu diye bir şey vardır. Karşınızdakini sırf zor durumda bırakmak ya da mahkûm etmek için onun görüşlerini, eyleminin saikini çarpıtamazsınız. Çarpıtırsanız ahlaksızlık etmiş olursunuz.  

Bu çevre, yapılan gayrı meşru saldırıyı ırkçıların çok-kültürlülüğe saldırısı olarak yansıttı. İnternet sitelerinde okuyoruz ki, eylemcilerden biri "burada barıştan söz edemezsiniz" demiş. Kulağa çok faşizan geliyor değil mi? Verilmek istenen hava bu. Ancak farklı bir kaynaktan bakın ne okuyorsunuz: 

"Burada barıştan söz edemezsiniz. Demokrasi maskesi altında, her fırsatta savunuculuğunu yaptığınız AKP'nin demokrasi anlayışını biz gayet iyi biliyoruz. Geçen hafta, İstanbul'da arkadaşlarımızın yediği dayaktır. Arkadaşlarımızın kafasına inen coptur"

Sadece ilk cümleyi verince Papa'nın New York'ta genelev sormasına benzemiyor mu? 

Bu çevre hiç utanmadan sıkılmadan, yapılan saldırıyı çok-kültürlülüğe, azınlıklara, barışa karşı ulusalcı sosyalistlerin (o da neyin nesiyse) ırkçı bir eylemi olarak resmediyor. Saldırganların (maalesef) üyesi olduğu ÖDP ise Yunanistan'daki sol parti Sinaspismos'u kardeş bellemiş, Türk-Yunan sınırında silahlanmaya karşı ortak bildiri okumuş falan... ÖDP Genel Başkanı her Hrant duruşmasında Beşiktaş Meydanı'ndaki yerini alırmış... Bunların hiçbir önemi yok. Ya kötü niyetten, ya da 6 yaşındaki bir çocuğa mı yorumlatıyorlar olayı nedir, böyle bir goygoyculuk...   

Bu karşılıklı saçmalıklardan sosyalist solun zarar gördüğü ve ne yazık ki görmeye devam edeceği açık.