13 Mart 2012 Salı

Nasıl köşe yazarı olunur?

Burak Cop 
12 Mart 2012 


Köşe yazarlığı her açıdan olmasa da pek çok açıdan ballı bir iştir. Yani herhalde öyledir. Köşem olmadığı için bilemiyorum. Öyleymiş gibi görünüyor ama şimdi çok da kesin konuşmak istemem hani. Ordan bir köşe yazarı çıkar, “dostum bilmeden konuşuyorsun, içi seni dışı beni yakar” der, öylece kalakalırım. 

Şimdi benim şu ana kadarki gazetecilik tecrübeme ve genel olarak da toplumsal hayata dair gözlemlerime dayanarak vardığım iki temel sonuç var. Bir, köşe yazarı dediğimiz insanlar editörlerden ve muhabirlerden daha değerli addediliyorlar. Öyleyse illa ki o mertebeye atlamakta fayda vardır. Bunu da şüphesiz ki az sayıda insan başarabilmektedir.

İki, köşe yazarları sözünde keramet olduğuna inanılan insanlardır. Bir diyeceğiniz varsa, bunu muhabir şapkanızla yazdığınız habere yedirmenizle, yakışıklı bir fotoğrafınızın süslediği ve size ait olan bir köşede ahkâm kesmek suretiyle dile getirmeniz arasında büyük fark vardır. İlkinde piyade, ikincisinde keskin nişancı muamelesi görürsünüz. Bazen albay muamelesi görürsünüz. Bazen general muamelesi görürsünüz. Hatta bazen allah sizi inandırsın Rambo muamelesi görürsünüz.

Hâlbuki bu çarpık bir düzendir. Sağlıksızdır. Batı medyalarında durum böyle değildir. Neden mi? Çünkü köşe yazarları köşede yazmamaktadır ki kuzum. Genelde sayfaların sağ veya sol kenarında, yukarıdan aşağıya yazarlar. Yani köşe yazarı değil sütun yazarıdırlar. Daha adını doğru dürüst koyamamışız kardeşim. Ben medyayı hakikaten çok sorunlu görüyorum yani. 

Kimileri köşe yazarlarının önemli bir kısmının gazetecilik, habercilik background’ına sahip olmamasını eleştiriyor. Ben de bunu anlamıyorum. Erkek jinekoloğa gittiğiniz zaman “sen geçmişte hiç doğum yaptın mı?” diye sormuyorsunuz ama. Ya da Ecevit Sanskritçe üzerine kitaplar mı yazdı, hayır. Ülkeyi yönetti. Hatta yönetirken bir ara Cumhurbaşkanı’nın kendisine Anayasa fırlatmasına çok içerledi. Ülkeyi garip bir zamanda seçime de götürdü. Kimse de kalkıp “Ecevit zaten siyaset bilimi okumamıştı” demedi.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla Ferhat Göçer’in hasta muayene etmesindense şarkı söylemesinin daha iyi olduğunu düşünen çok sayıda insan da var. Yani “gazetecilikle ilgisi olmayan bu kadar da fazla köşe yazarı olur mu?” diye sorup durmayın. Oluyor. Tozunu bile attırıyorlar.   

Peki nasıl köşe yazarı olunur? Anlayabildiğim kadarıyla bunun çeşitli yolları var. Gerçi bir harita, güzergâh vs. çizmek de zor. Herifin biri üç sene önce mi ne, çıktı, Deniz Gezmiş ulusalcıdır ve yabancı düşmanıdır diye bir şeyler yazdı. Aldı yürüdü, şimdi futbol üzerine konuşuyor. Bir de Hıncal Uluç var; atletizmden de anlıyor, operadan da, tarihten de, gecenin bir vakti evinden gayrı bir eve giden genç kadınların orada ölmesinin normal karşılanması gerektiği gibi ince hususlardan da anlıyor. Gel de çık işin içinden. 

Biz tekrar sorumuza dönelim. Nasıl köşe yazarı olunur? Şimdi bir kere Türkçe’yi iyi kullanmak şart değil. Tercih ediliyordur gene her şeye rağmen, ama bunun bir önkoşul olmadığı anlaşılıyor. Entelektüel birikim de önkoşul değil sanki. Yani siz “bakın ben şu, şu, şu konulardan anlarım” derseniz size “olmaz, sen git, şu köşedeki apaçi gelsin” demezler. Ama bunun da tek başına (bazen de yanında başka şeyler olduğu halde) yeterli olmadığını zannediyorum. Yanılıyorsun diyen ve beni ikna eden biri çıkarsa ona Eminönü’nde balık ekmek ısmarlarım.

İyisi mi gene sorumuza dönelim. Şimdi bir kere işe yarayan bir soyadınız varsa, bir miktar avantajınız var demektir. Bunu kabul etmek gerek. Mesela benim soyadım aslında Zaman, Taraf, Bugün gibi gazetelerde köşe yazmam için bana avantaj sağlıyor ama salatalıklık bende, bu statik enerjiyi kinetiğe çeviremiyorum. Hele bir de soyadım Devrim, Vesayet, Elitoğlu, Aydınlık, Evrim, Tinerhan, Ateistcan, Köyenstitülü olaydı… O zaman görürdüm günümü.

Neyse siz siz olun; doğmadan önce annenizi, babanızı, amcanızı, teyzenizi, abinizi falan seçmeye çalışın. Bunun mümkün olmadığını söylediğinizi duyar gibi oluyorum. Ben gelecekteki CERN deneylerinden umutluyum. Bir de biliyorsunuz daha uzaydaki karadeliklerin sırrı çözülmedi. Bir keresinde de bilim adamlarının laboratuvarda anti-madde diye bir şey ürettiklerini okumuştum. Bu pilav daha çok su kaldırır.

Hay allah, bize ayrılan yerin sonuna geldik.        
      

5 Mart 2012 Pazartesi

AKP’nin milliyetçiliği


Burak Cop

5 Mart 2012


Biraz Türk sağının tarihine yönelik okuma-araştırma eksikliğinden, biraz da Türkiye tarihini 28 Şubat’la başlatıp üzerine bir de AKP’ye sahip olmadığı hasletleri atfetmekten, iktidara angaje liberal çevreler ve onların nüfuzu altındaki kesimlerde AKP’nin milliyetçiliğine yönelik bir körlük var. Daha doğrusu vardı, iktidardan kaynaklı bütün terslikler artık o kadar büyük bir yekûna ulaştı ki, az önce bahsettiğimiz kör gözler de yaklaşık son 2 yıldır (yani “Kürt açılımı” su kaynattığından beri) iktidarın milliyetçiliğini bölük pörçük eleştirir oldular. Burada iktidar derken iktidar partisini de aşan bir bloktan söz ediyoruz, yani AKP artı Gülen Cemaati’nden. 

Burada özellikle Ayşe Hür’ün 11 Aralık tarihli Taraf’taki yazısını hatırlatmak isterim. Türkiye’nin başlıca siyasi ve toplumsal meselelerinde Fethullah Gülen’in ne gibi görüşlere sahip olduğunu bizzat Gülen’in yazdıkları ve söylediklerini aktararak sergileyen Hür, karşımızdaki figürün milliyetçilik, muhafazakârlık ve devlet otoritesi yanlılığıyla, “bildiğimiz” Türk sağının bir varyantı olduğunu göstermişti. Bu tür yazıları okumamız için AKP’nin referandum zaferi üzerine bir de üçüncü seçim zaferini kazanması gerekiyormuş demek ki. Olsun. Kimi jetonların geç düşmesi hiç düşmemesinden iyidir, hele ki bazı kalem erbaplarının hâlâ neler yazdıklarına bakınca.  

Ancak, az önce de belirttiğimiz gibi, AKP’nin milliyetçi tavırlarını eleştiren liberal çevrelerin bunu bölük pörçük yaptıkları, belli bir sistematiğe oturtmadıkları, herhangi bir ideolojik bağlama (hele ki tarihsel bağlama) oturtmak gibi bir dertlerinin ise hiç olmadığı görülüyor. Türkiye tarihini 28 Şubat’la başlatanlar elbette ki bir tarafta anti-demokrat ve Kemalist devleti (yahut Kemalizmi), onun karşısında ise demokrasi mücadelesi veren, 90’larda İslamcı olup şimdi de “muhafazakâr demokrat” olan bir hareketi görecektir. 

Bu bakış açısına göre, özellikle de ilk iktidar döneminde Kıbrıs meselesinden tutun da Kürt sorununa kadar bir dizi konu başlığında AKP’ye karşı ulusalcı bir muhalefet yürütülmüş, bu muhalefette şimdi Ergenekon’dan yargılananlar kadar CHP de yer almıştır. Dolayısıyla AKP milliyetçiliğin ulusalcılık denilen varyantıyla ve anti-demokratik hamlelerle karşılaştığına göre milliyetçi değildir yahut en azından rakiplerine göre daha az milliyetçidir, keza demokratikleşme yanlısıdır yahut en azından rakiplerine göre daha demokrattır.   

Hiç şüphe yok ki bu çok sorunlu bir bakış açısı. Türkiye’de seküler milliyetçilik son 10 yılda ulusalcılık olarak kodlanır oldu ve ikinci Baykal dönemi CHP’sinin politik tutuculuğu ulusalcılıkla harman oldu. Ancak Türkiye’de çok daha köklü olan, solun toplumsallaştığı 60’lı ve 70’li yılların anti-komünist siyasetleriyle biçimlenen, ulusalcılığa nazaran toplum nezdinde daha çok karşılığı bulunan bir milliyetçilik vardır ki bu da ezan-bayrak milliyetçiliğidir. (En somut ifadesini de Çiller’in “Bayrak inmez, ezan dinmez” mottosunda bulmuştur). İşte AKP’nin milliyetçiliği de budur, ezan-bayrak milliyetçiliğidir. Toplumun çimentosu olarak Müslümanlığın, ulusalcılıktakine göre daha ön planda olduğu bir milliyetçilik. 

AKP’nin ideolojik kaynakları

AKP’nin ideolojisinin üç kaynaktan beslendiğini söyleyebiliriz. Bunlardan ilki olan Milli Görüş’ün zaten milliyetçi yönü son derece güçlüydü. Bu “Atatürk milliyetçiliği”nden farklı olarak içinde zerre kadar laiklik olmayan ve Türk unsuruna dayanmayan bir milliyetçilikti, ancak gene de milliyetçilikti. İkinci kaynak, 12 Eylül’ün ürünü olan Türk-İslam sentezidir, ki bundaki milliyetçiliği ayrıntılı izah etmeye herhalde gerek yoktur. Üçüncü kaynak da DP’li yıllardan 2000’lere uzanan Türk sağ siyasetidir, ki bunda da özellikle 60’ların ortasından itibaren ezan-bayrak milliyetçiliği çok belirgin olmuştur. 

60’ların ikinci yarısı yahut 70’lerin başı veya ortasından kalma gazete kupürlerini inceleyenler görecektir ki AP, CKMP (sonradan MHP), MP, YTP, CGP, Demokratik Parti gibi sağ partiler milliyetçi partiler olarak adlandırılmakta ve CHP de dâhil olmak üzere sol bu tanımın dışında, daha doğrusu karşısında konumlandırılmaktadır. Demirel’in AP’sinin, Erbakan’ın MSP’sinin, Türkeş’in MHP’sinin ve CHP’den kopan sağ kanadın kurduğu CGP’nin 1975-77 arasındaki koalisyon hükümetinin adının Milliyetçi Cephe (MC) olması tesadüf değildir. CGP hariç aynı partilerin 1977 seçimleri sonrasında kurdukları ikinci koalisyonun gene MC adını taşıması bunun bir tesadüf olmadığının en açık kanıtıdır herhalde.  

Uzun lafın kısası; İdris Naim Şahin bir yol kazası, bir tatsızlık, bir yanlışlık değildir. İdris Naim Şahin AKP’dir. Bir devlet organizasyonu olduğu kırıntı kadar bir şüpheye dahi mahal bırakmayacak kadar açık olan “Hocalı” mitingiyle ilgili yazısında, Taraf yazarı Alper Görmüş, bir kampanyanın başlatıldığını belirtiyor ve bu kampanyanın amacını şöyle tarif ediyor: “(milliyetçi) duyguların taşıyacağı eylemlerin sorumluluğunu ve yükünü iktidarın omuzlarına yükleyerek, onu bilhassa Batı kamuoylarının gözünde mahkûm etmek”. Görmüş’e göre Başbakan Erdoğan iki yıl önce “milliyetçilik treni”ne binmiştir ve o trenle 2014’teki Cumhurbaşkanlığı seçimine gitmek istemektedir.

Sahte dost açık düşmandan daha tehlikelidir 

Erdoğan hep o trendeydi, sadece farklı vagonlar arasında gidip geldi. Görmüş neye dayanarak iki yıl demektedir bilinmez ama Erdoğan’ın Mart 2009 yerel seçimleri öncesindeki yer yer şovenizme yaklaşan milliyetçi söyleminden örnekler internet arşivlerinde mevcuttur. Ancak asıl değinmek istediğim başka bir şey. Bir konudaki muarızınızın veya düşmanınızın kim olduğu açıksa, ne dediği ve neyi savunduğu netse, aslında çok da endişe etmeye gerek yoktur. Ona göre konumlanır, ona göre gardınızı alırsınız. İyilikten yana gibi görünürken aslında kötülüğü örten, hakikati çarpıtıp saptırmaya çalışanlar ise açık düşmandan daha tehlikelidir. 

Görmüş yazısında 2015’e kadar artan bir ivmeyle süreceği belli olan anti-Ermeni kampanyayı hükümetin dışında ve aslen hükümeti yıpratmaya yönelik bir şey olarak tarif etmektedir. Ona göre Erdoğan dönemsel bir milliyetçilik adına bu kampanyaya dışardan destek vermektedir, ancak bu yolda kendisine ne tür sürprizler hazırlandığını zamanla görecektir. Görmüş ve benzerleri pek çok meselede çubuğu iktidara bükmek amacıyla gerçekleri deforme etmekten çekinmiyorlar. Bugün nasıl ki 28 Şubat medyasının önemli figürleri hesap verme noktasına geldiyse, içinden geçtiğimiz otoriter dönem sona erip güç ilişkileri tersyüz olduğu zaman da Görmüş ve benzerlerinden hesap sorulacak. Bu da böyle bilinsin.         

19 Şubat 2012 Pazar

Siyasi koşullanma gerçekleri karartır

Burak Cop 

18 Şubat 2012

    Agos Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş’ın, gazetenin 9 Şubat tarihli sayısında ‘Asıl gündem dava çünkü hâlâ başlamadı’ başlıklı yazısı yayımlandı. Geneline katıldığım bir yazı, yer darlığından dolayı meramının ne olduğunu ise burada anlatamayacağım. Agos’un web sitesinde bulabilirsiniz. Üzerinden de biraz zaman geçti ama ne yaparsınız ki yazı yazma günüm cuma, kaldı ki mesele güncelliğini yitirecek bir mesele değil.   

Doğrultusuna katılmakla beraber yazıda sorunlu bulduğum bir iki nokta var. Bir anlam kaymasına mahal vermeden alıntılamak gerekirse, şu ifadeleri sizinle paylaşmak istiyorum: “Bir süredir Hrant Dink’in siyasi kimliğine, sahiplenilmesine, kullanılmasına ilişkin bir tartışma süregidiyor (…) [B]u sahiplenmenin, onun tümüyle karşı durduğu anlayışların ona el atması noktasına gelmesi, kabul edilemez. Ayrıca, “onun adına hapiste olmak” (…) gibi şahsi kullanımların da etik açıdan sorun taşıdığı çok açık (…) Sol içinde de, bu cinayetin yarattığı toplumsal tepkiden nemalanmaya heves eden bir damar olduğu sır değil. Sağlığında Hrant Dink’in savunduğu değerlerin tam karşısında yer aldığı halde bugün suret-i haktan görünmek için onu savunan kişi ve kesimler olduğu da öyle (…) Özetle: Solun bir kesiminin tutumuna yönelik eleştiriye evet. Aslen ulusalcı bir çizgiyi savunup Hrant Dink’e sahip çıkar görünen sahtekârlıkları ifşa etmeye evet (…)”

Her şeyden önce, Hrant adına hapiste olduğunu söylemenin şahsi ve etik dışı bir “kullanım” olduğu ifadesinin bendenizde gıyaben bir alınganlığa yol açtığını söylemeliyim, Nedim Şener’in gıyabında. Zira Şener geçen yıl gözaltına alınırken “Hrant için adalet için” diye haykırmış, tutuklu sanığı olduğu OdaTV davasının 23 Ocak tarihli duruşmasındaki “17 Ocak'ta iyi ki serbest bırakılmamışız. Nedim Şener'in neden tutuklandığını tüm Türkiye gördü. Yaşananlar beni teyit ediyor" sözleriyle de, mahkemenin huzurunda olmasının asıl sebebinin Dink suikastını araştırırken bir takım noktalara ulaşmış olması olduğunu dile getirmişti.     
  
Şener gerçekten de 2009’da Dink suikastındaki devlet dahlini araştırmaya başlamış, tutuklanana kadar bu konuda iki kitap yazmış, bazı güçlü polis şeflerinin hedefi haline gelmiş ve gene 2009’da telefonu dinlenmeye başlamıştı. Kitaplarında (özellikle Kırmızı Cuma’da) Hrant’ın 2004’ten beri faşistlerce hedef haline getirilmesini, Jandarma ve MİT’in rolünü konu etmiş, ancak sadece bunları yazmamıştı. Aynı zamanda Emniyet’teki iyi sıhhatte olsunlar örgütlenmesine mensup polis şeflerinin, suikastın işleneceğini bilmelerine rağmen buna engel olmadıkları gerçeğini somut kanıtlarla ortaya koymuştu.

Sonunda da, Dink’in öldürüleceğine dair bir bilgiyi 2006’da üstlerine tahrif ederek ilettiğini ortaya koyduğu bir polis şefinin yürüttüğü OdaTV soruşturması kapsamında tutuklandı. Bir yandan Ergenekon, OdaTV vs. soruşturmalarını yürütenlerin diğer yandan aslında neler yaptığına bakınca, bu davalar sonucu neden daha demokratik bir ülke olmadığımız anlaşılır hale geliyor.

Şener’in Emniyetçilerle ilgili ortaya koyduğu şeylerin önemi, bunların Dink suikastıyla ilgili hükümet ve destekçileri tarafından inşa edilen paradigmaya ciddi şekilde gölge düşürmesiydi. Söz gelimi AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik 28 Ocak’taki açıklamasında Dink’in yem olarak seçildiğini ancak asıl hedefin AKP olduğunu öne sürmüş, köşe yazarı Oral Çalışlar ise 24 Ocak’taki yazısında şu ifadeleri kullanmıştı: “Dink cinayetini tezgâhlayanların ve örgütleyenlerin Ergenekoncular olduğu noktasında hiçbir kuşkum yok (…) AK Parti’yi darbeyle devirmeyi hedeflemiş olan Ergenekoncular (…) Bu cinayetler, Türkiye’yi bir kaosa sürükleyerek, darbe ortamı yaratarak AK Parti iktidarını alaşağı etmeyi hedefleyen darbecilerin ürünü”. Uzun lafın kısası, Dink suikastı iktidar ve destekçileri için bir “negatif kıymet” niteliğinde. 

Ancak, asıl hedefin iktidar olduğu anlatısı, iktidarın polislerinin süreçteki (Şener tarafından ifşa edilen) rolünün mahkemece soruşturulması şöyle dursun, polis muhbirinin bile kurtarıldığı bir yargılamanın sonucunda tamamen mesnetsiz hale geldi. 

Dink’i hayatının son 3 yılında hedef haline getiren faşistlerin bazıları Ergenekon sanığı. Dink’in son iki yazısında bu 3 yıllık meşum süreci anlatarak nasıl hedef haline getirildiğini ortaya koyması (yani maktul bir yere işaret etmektedir), kardeşi Orhan Dink’in bir televizyon yayınında “katil Veli Küçük’tür” demesi, Şener’in de Kırmızı Cuma kitabında “neden Hrant Dink cinayeti Ergenekon iddianamesinde yok?” diye sorması… Bütün bunlar “olağan şüpheliler”in kimler olduğunu işaret ediyor. 

Amma velakin… Tapu kadastro memurlarından ya da itfaiyecilerden bahsetmiyoruz, eğer ki istihbaratçı polisler işleneceğini bildikleri bir cinayete engel olmuyorlarsa, bunun adı ihmal değil suç ortaklığıdır. Cinayetten 1 saat 47 dakika sonra Erhan Tuncel’i arayan bir polis memurunun, cinayetin zamanlaması hariç her şeyini bildiği (Dink’in başından vurulacak olması dâhil) gerçeği ortadadır. (bkz. Kırmızı Cuma, s. 69-72). Dink’in katledilmesinin iktidar ve destekçileri için bir negatif kıymet olmasını tüm bu manzarayla birleştirin lütfen.  

Şimdi tekrar Koptaş’ın satırlarına dönelim. Koptaş solun bir kısmını suikastın yarattığı toplumsal tepkiden yararlanma fırsatçılığıyla ve aslında ulusalcı olan bazılarını Hrant’a sahip çıkar gibi görünme sahtekârlığı ile eleştiriyor. Somut bir şey yazmadığı için kimlerden bahsettiğini ancak tahmin edebiliriz. Üyeleri Hrant’ın 2006’da 301. maddeden yargılandığı duruşmaya dayanışma amacıyla giden ve faşistlerin saldırısına uğrayan, o efsanevi cenaze töreninin tertiplenmesinde DTP’yle beraber en önemli rolü oynayan ve aradan geçen 5 yılda her duruşma öncesi Beşiktaş meydanına kitlesiyle gelen ÖDP’yi kastetmediğini tahmin ediyorum. Ya da Hrant katledildikten 2 gün sonra Trabzon’da şehrin en işlek yerinde stant açan Öğrenci Kolektifleri’ni kastetmiyordur herhalde. 

Bugüne kadar Hrant anmaları ve duruşmalarına, bu etkinliklere rengini veren siyasi bağlama (“Hrant’ın Arkadaşları”) uzak durduğu için kitlesel katılımda bulunmayan TKP’yi eleştiriyor olabilir mi? Bu parti geçen 19 Ocak’taki yürüyüşe katıldı, hem de kalabalık bir şekilde. Artık mızrak çuvala sığmaz bir hale gelmişti: Gerek 5 yıldır davanın aslında bir türlü “başlamaması”, gerekse referandumla beraber iktidarın iyice güdümüne giren “özel yetkili” yargı düzeninin suçlu diye önümüze 2 kişiyi sürmesi, Hrant anmalarının “Ergenekon anlatısı” üzerinden AKP’ye dolaylı bir meşruiyet sağlaması imkân ve ihtimalini sıfırladı (tabii AKP yetkilileri ve bazı köşe yazarları bu yöndeki çabalarına devam ediyor). TKP de anca bu sıfırlanma üzerine anmaya geldi.  

TKP’nin aradan geçen 5 yıldaki tavrı elbette eleştiriye açıktır ama en azından kimse dürüst davranmadıklarını söyleyemez. “Siyasi görüşlerine uzak olduğumuz ama haksızlığa uğramış bir halkın yiğit temsilcisi olarak selamladığımız Hrant Dink” diyorlar açıklamalarında. Ben olsam Ermeni halkından haksızlığa uğramış olarak değil; soykırıma, baskıya ve ayrımcılığa uğramış bir halk diye bahsederdim. Peki aradaki nüans ulusalcılık turnusolu mudur? Hiç sanmıyorum.   

Kaldı ki… Velev ki solda birileri fırsatçılık peşinde olsun, bazı gizli ulusalcılar da bir anda Hrantçı olmuş olsun. Bence ortada Hrant Dink’in sevenleri ve yakınları için çok daha öncelikli bir mesele var. “PKK olmasaydı AK Parti Dink cinayetini çözerdi” diyen kişi Agos’un bir önceki genel yayın yönetmeni… Gün Zileli’nin isabetli bir biçimde hakkında “Hrant Dink cinayetinin ardındaki asli faillerin ortaya çıkartılması diye bir derdi yok. Onun bütün derdi, dikkatleri “Ergenekon”a çekerek, AKP’yi ve kadrolarını bu işten mümkün olduğunca kurtarmaya çalışmak” diye yazdığı Oral Çalışlar Agos’ta köşe yazarı… Hükümetin AİHM’deki savunmasında Hrant’ı bir neo-naziye benzetmesini değil, bunun haberleştirilmesini eleştiren ve “hükümet Dink cinayetinde hedefe konmaya çalışılıyor” diye yakınan Ali Bayramoğlu, Hrant Dink Ödülü’nü veren jürinin üyesi…  

Az önce saydığım insanların hiçbirini kötü niyetli olmakla itham etmiyorum. Ama “her ağacın kurdu özünden olur” deyişini hatırlamaktan da kendimi alamıyorum.  

12 Şubat 2012 Pazar

En temizi, Cemaat’in parti kurması

Burak Cop
10 Şubat 2012 

MİT-Emniyet-yargı üçgeninde yaşanan son krizin AKP-Cemaat sürtüşmesinin son perdesi olduğuna dair belirtiler güçlenmeye başladı. Olay patlak verdiğinde, yani üç üst düzey MİT yöneticisi KCK dosyasına bakan savcılığa çağrıldığında ve adeta buna misilleme yapılırcasına KCK soruşturmasını yürüten iki polis şefi görevden alındığında, meselenin bu sürtüşmeyle bağlantılı olduğu hemen sezilmişti. Aradan geçen zamanda gerek hükümet cephesinden gelen açıklamalara gerekse bazı medya organlarındaki haber ve yorumlara bakınca, safların beklendiği gibi oluştuğu görülüyor.

Fethullah Gülen’in, Mayıs 2010’daki Mavi Marmara olayında “İsrail’den izin alınsaydı daha iyi olurdu” minvalindeki açıklaması, Gülen Cemaati’yle hükümetin açıkça ters düştüğü ilk olay. Ancak bundan üç buçuk ay sonraki referandum Cemaat’le AKP’yi birbirine fevkalade yakınlaştırdı. Ölülerin bile oy kullanmasını isteyen (ne demekse) Gülen referandum gecesi Başbakan’dan teşekkür aldı. Gerçekten de Cemaat’in medyası ve işadamları ‘evet’ için çok çalışmışlardı.

Referandum, Cemaat için, destekçisi olduğu AKP’nin kazandığı alelade bir zaferden çok daha fazlasını ifade ediyordu. Halkoylamasıyla kabul edilen paketin önemi, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirmesiydi. Öbür maddeler kozmetikti. Aradan geçen zamanda, kabul edilen diğer yirmiden fazla madde için ilgili yasalarda gereken değişikliklerin yapılmamış olması bunun kanıtıdır.

Dört yıldır çeşitli davalar vasıtasıyla “Yeni Türkiye”nin yapılandırılmasında kilit rol oynayan Özel Yetkili Mahkemeler, Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı Orhan Gazi Ertekin’e göre (bkz. Express dergisiyle röportaj), 2004-05’ten beri Cemaat tarafından kurgulanmakta, hazırlanmaktaydı. Bunun için 2004 sonunda yeni Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu çıkarılmıştı. 2006’da çıkan yeni Terörle Mücadele Kanunu’nun da bunlara eklenmesiyle birlikte; son 4 yılda gündemimizi işgal eden davaların yürütüleceği çerçeve tamamlanmış oldu. Özel Yetkili Mahkemelerin ve Savcıların önüne taş koyabilecek yegâne güç olan HSYK’nın (ki 2010 başında Erzincan’da olan tam da buydu) iktidarın kontrolüne geçecek olması işte bu yüzden çok önemliydi.

Cemaat’in artık herkesçe bilinen bir diğer örgütlenme alanı Emniyet’teki terörle mücadele, organize suçlar, istihbarat gibi kritik birimler. Nitekim Çarşamba günü görevden alınan iki polis şefinden biri, Emniyet’teki Cemaat yapılanmasıyla ilgili kitap yazdıktan sonra hapse giren Hanefi Avcı’nın yasadışı dinlemeler yapmakla suçladığı Erol Demirhan’dı. Avcı’nın, kitabında “Emniyet imamı” diye tanımladığı Ali Fuat Yılmazer de dikkate değer bir isim. Gazeteci Nedim Şener, Yılmazer’in Hrant Dink’in öldürüleceğine dair 2006’da gelen bir bilgiyi üstlerine tahrif ederek sunduğunu yazmıştı. Yılmazer bunun üzerine Şener’e dava açtı, ancak davayı kaybetti.

Dink suikastının tasarlandığı dönemdeki rolü çokça tartışılan Ramazan Akyürek’in de, gazeteci Doğan Akın’ın ifadesiyle, “Cemaat’e yakın isimlerden biri olarak adı geçiyor” (ayrıntı için bkz. BirGün’ün Akın’la röportajı, 14 Aralık 2011). Cemaat’i Ergenekon davasının “müştekisi” olarak tanımlayan Demokrat Yargı Eşbaşkanı Ertekin ise, davanın 2006 başında Cemaat’ten bir polis şefi tarafından kurgulandığını öne sürüyor. 80’lerin sonundan günümüze Emniyet’teki örgütlenmenin seyri Nedim Şener’in ‘Ergenekon belgelerinde Gülen ve Cemaat’ kitabında detaylı anlatılır.

Türkiye tarihi ordunun siyasete müdahaleleriyle dolu, darbesinden tutun da e-muhtırasına kadar. Sondan bir öncekine kadarki genelkurmay başkanları siyasi konularda sık sık açıklamalar yapardı. Ordunun siyasi bir aktör olarak oynadığı rolü egemen sınıfların çıkarlarını, ABD faktörünü, Türkiye’nin toplumsal ve iktisadi yapısını göz önüne alarak çözümleyen sosyalist bakış açısı bir yana, en basit “burjuva demokratik” perspektiften bakan biri bile askerin siyasetteki rolüne neden karşı çıkar? Demokratik bir mekanizmayla “hesap verebilirliği” olmadığı için. Yani seçmen karşısına çıkmadığı, gücünü sandıktan değil cephaneliğinden aldığı için.

Devletin kritik noktalarında böylesine örgütlü olan, sadece ekonomik ve toplumsal değil siyasi de bir güç olan, halkın oyuyla seçilmiş bir hükümetle dahi sürtüşebilen, hepimizin hayatına doğrudan veya dolaylı etki eden bir “yapılanma”nın siyaseten hesap verebilir olması icap eder. Eskiden generallerden siyasete müdahale girişimleri geldiği zaman “çok meraklılarsa askerliği bırakıp politikaya atılsınlar” denirdi. Apoletli atanmış muktedirler için bu söyleniyorsa, gerektiğinde apoletsiz atanmış muktedirler için de söylenmelidir. Aksi takdirde “askeri vesayet gitti, sivil vesayet geldi” diyenlere söyleyecek sözünüz olmaz.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Postmodern bir ödüllendirme

Not: Bu yazıyı aslında 3 gün önce yazdım ama anca şimdi yayımlanıyor. Evvela Radikal 2'ye gönderdim, yayımlamayacağız dediler. Akabinde Bianet'e gönderdim, önce Biamag'da yayımlanacak dendi, ancak sonra nedense siteye konmadı. Bana bir açıklama da yapılmadı.
Ben bir yorumda bulunmak yerine değerlendirmeyi okurlara bırakmak istiyorum.  

---

Burak Cop

Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün üçüncüsü; Dışişleri’nin AİHM’e gönderdiği savunmada Dink’in bir neo-Nazi liderine benzetilmesini haberleştirmeyen, başta suikast sırasında İstihbarat Daire Başkanı olan Ramazan Akyürek olmak üzere olayda en hafif deyişle “ihmal”i bulunan Emniyet yetkililerinin üzerine gitmeyen, keza Trabzon’daki faşist hücredeki şahısların BBP bağlantısının da üzerine gitmeyen, dahası bu partinin liderini neredeyse bir tür demokrasi şehidi ilan eden gazetenin genel yayın yönetmenine verildi.
Postmodernizmin İngilizce Wikipedia’daki tanımından dilimler: ‘Nesnel gerçekliğin’ sorunsallaştırılması; pek çok görünen gerçekliğin esasında sosyal olarak inşa edildiği inancı; gerçekliğin yer ve zamana göre değişkenlik gösterebileceği görüşü; erkek-kadın, zenci-beyaz, emperyal-kolonyal gibi net sınıflandırmaların reddi; gerçekliklerin çoğul ve nispi olduğu ve ilgili tarafların kimler olduğuna, çıkarlarının neler olduğuna göre değişebileceği inancı…
Her şeyin muğlâklaştığı, nispileştiği, kısmileştiği, çelişki ve zıtlıkların aslında çelişki ve zıtlık olmadıklarının savunulabildiği yahut yeni çelişki ve zıtlıkların yaratılabildiği, tarihin yeniden yazılıp yeni bir gerçekliğin üretilebildiği bir düzlemde Ahmet Altan’a da pekâlâ Hrant Dink Ödülü verilebilir. Aynı şekilde, Nedim Şener diye bir insan yokmuş gibi de yapılabilir. Suçluyu masum, kahramanı suçlu yapabilirsiniz. Solu tutucu, sağı devrimci yapabilirsiniz. Aslan ceylanı yemez, ceylan aslana zorla kendini yedirir diyebilirsiniz. Artık işçi sınıfı da yoktur, emperyalizm de yoktur diyebilirsiniz. Bu âlemde çantacı gazeteciler, polis yazarlar memlekete demokrasiyi getirenlerdir. Başbakan iyidir ama yer yer çevresi kötüleşiverir.
Ve elbette, Hrant Dink suikastının üzerine gittiği için, onu derinlemesine araştırdığı için şu anda cezaevinde olan Nedim Şener’den, ödül töreninde gösterilen ve Türkiye’den toplam 8 kişi ve kuruluşun selamlandığı videoda bile bahsedilmez. Şener “ilk sekize” mi kalamamıştır yoksa sorun aslında rakamda değil midir? “İlk sekize” kalamayanlar arasında bakın başka kimler vardır: Gazetecilere Özgürlük Platformu, Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları (ANGA) ve faili meçhullere kurban gidenlerin ailelerini bir araya getiren, Dink ailesinin de mensubu olduğu Toplumsal Bellek Platformu…
Postmodern düzlemde her şey mümkün. Bir yanda Nedim Şener vardır. Dink suikastıyla ilgili ikinci kitabında “Dink cinayeti ile Ergenekon davasının ve Kafes davasının neden birleştirilmediği, olayların beraber soruşturulmadığı en fazla kafamı kurcalayan konu” diye yazar. Gene aynı kitapta “neden Hrant Dink cinayeti Ergenekon iddianamesinde yok?” diye sorar. Tutuklanmadan 1 ay önce Posta’daki köşesinde “Ergenekon davaları önemli bir fırsat” deyip ekler: “Çünkü birinci Ergenekon iddianamesinde, var olduğu iddia edilen örgütün işlemiş olabileceği altı suç arasında, Rahip Santaro ve Hrant Dink cinayeti ile Malatya Zirve Yayınevi katliamı yer alır”.
Diğer yanda ise kimi polis şefleri vardır. Şener, tutuklanmasına 2 hafta kala köşesinde onlardan şöyle bahseder: “Hrant Dink cinayetinde ihmali ve sorumluluğu bulunanların, Ergenekon soruşturmasını yürüten polisler olduğu anlaşıldığından beri bana yapılan uyarıların ardı arkası kesilmiyor. Şimdi ‘Sıra sende. Soner’e söylüyorduk, bak, oldu. Bavulun hazır mı?’ diyorlar”… Şener’in suikastla ilgili ilk kitabında kusurlarını ve delil karartmalarını gözler önüne serdiği Şube Müdürü Ali Fuat Yılmazer, geçen Mart ayında Şener’in gözaltına alındığı Oda TV operasyonunu yürüten kişidir aynı zamanda!
Hâl böyleyken, tüm bu gerçeklere sırtını dönen, dahası Cemaat’in yayın organı Zaman’la yan yana konduğunda 4 yıldır kritik meselelerde büyük oranda aynı doğrultuda yayın yapmış olduğu görülebilen bir gazetenin başındaki isme Hrant Dink Ödülü veriliyor (Cemaat’in Emniyet’te kritik konumlardaki gücü ve örgütlülüğü üzerine emare ve iddiaların burdan köye yol olduğunu da hatırlatalım). Suikasta göz yumanları ısrarla ve bol kanıtla işaret eden Şener, Dink’in adını taşıyan vakıf tarafından (hadi vakfın koyduğu ödülün kime verileceğine karar veren jüri tarafından diyelim bari) ısrarla görmezden geliniyor. Dink’in kurduğu gazetenin Dink’ten sonraki genel yayın yönetmeni, Cemaat’in, polis bültenine dönmüş gazetesinde yazıyor. Beyler pardon ama suçluları doğru yerde aradığınızdan emin misiniz? Dost bildiklerinizin dost olduğundan emin misiniz?
Tüm bu toz duman arasında, genel olarak liberal diye adlandırılan (aslında liberal adlandırması bile “fazla” belki onlara) bir çevrenin, sevgili Başar Başaran’ın deyişiyle, “etrafında insanların kenetlendiği Hrant Dink ismini mülkiyetlerine geçirmek istediklerini” görüyoruz. Katledildiği güne kadar sosyalist BirGün gazetesinde köşe yazarlığı yapan Hrant Dink’in adını taşıyan ödülü Ahmet Altan’a verme cüretkârlığını gösterenler (Rakel anneyi tabii ki dışarıda bırakıyorum), gene Başar’ın deyişiyle, “ödül kürsüsünü fethettikleri bir kalenin burcuna çevirmiş, bayrağı dikmişlerdir”. Postmodernliğin hakikati alt üst etmesi böyle bir şey olsa gerekir. Hâlbuki “Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip, geleceğimi Batı denilen o ‘hazır özgürlükler cenneti’nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu” diyen candan adamın Türkiyeliliği ve Anadoluluğu, emperyalizmin savunucusu ve hatta işbirlikçisi Ahmet Altan’ın hesaplı donukluğuyla ne denli örtüşebilir ki?
Peki Hrant imgesini “liberal anlatı”ya tamamen kaptırmak üzere olan solun hiç mi kusuru yok? İmgeyi geçelim, Hrant canlıyken bile kusuru vardı. Ertuğrul Kürkçü’nün bir röportajda belirttiği gibi; “Hrant Dink’in solculuğu (…) Ermeni halkının sorunlarının Türkiye’deki diğer ezilenlerin meseleleriyle birleşebileceği yeni bir denklem kurdu (…) Hâlbuki Hrant sosyalist soldan ÖDP dışında çok büyük bir teveccüh görmedi. Hrant’ı el üstünde tutanlar ise ÖDP’lilerden çok liberaller oldu ve Hrant’ın mücadelesini de giderek o sınırlar şekillendirdi”.
Son noktayı da Kürkçü’yle koyalım. Ertuğrul Kürkçü, Mayıs 2007’deki bir konuşmasında “(Ulusalcılardan) Deniz Gezmiş’i de geri alacağız, Ruhi Su’yu da geri alacağız, Nazım Hikmet’i de geri alacağız” diyordu. Aradan geçen 4 yılda bu kahramanlarımızı ulusalcılardan geri alabildik mi bilmiyorum ama Hrant’ı liberallere tamamen kaptırmak üzereyiz Ertuğrul Ağabey.
     

8 Eylül 2011 Perşembe

Sıkıntılı tiplere ilişkin, sıkıcı bir yazı

Burak Cop
8 Eylül 2011

Bu yazıyı kaleme alıp almama konusunda biraz tereddüt ettim ama sonunda "yazayım bari" dedim. Bir süredir birkaç sıkıntılı vatandaşın anlamlandıramadığım ilgisine mazhar oldum Ekşi Sözlük ve Twitter'da. Bunların arasında başı çeken, tam bir stalker. Hakkımda yazıp çizdiklerine (daha doğrusu atıp tuttuklarına) bugüne kadar pek az cevap verdim, kendisini olabildiğince kaale almamaya gayret ettim. Ancak bu vatandaş sağolsun ben kendisini görmezden geldikçe kapımı daha çok tırmaladı ve en sonunda kendisine çok sert, ağır bazı cevaplar vermek zorunda kaldım. Öbür türlüsü işe yaramadı bari bunu deneyeyim dedim aslına bakarsanız. 

Uzaktan tanıdığım, üstelik belli bir sempati bile beslediğim (Facebook'ta arkadaş listemdeydi mesela düne kadar) bir başka şahıs ise dün durup dururken Twitter'da bana saldırdı. Saldırısını "yalan içinde yalan" diyebileceğim bir temele dayandırdı: Geçenlerde yine sosyal medyada, benim halihazırdaki işime Dev-Yolcular tarafından sokulduğum ve buna karşılık da siyasi çizgimi değiştirdiğim iddia edilmişti (Bu şahıs da aynı saçmalığı tekrarladı).

Her iki iddia da yalandır. Zaten bir iş ve maaş karşılığı siyasi pozisyon değiştirmek nasıl bir şeydir, böyle bir tıynetsizliği kaç kişi gösterir ve göstermiştir, onu da bilemiyorum. Dünyada 7 milyar insan yaşıyor, illa ki geçmişte birileri bunu yapmıştır ama yani böyle bir pespayelik olabilir mi..? 

Neyse, bu siyasi çizgiyi değiştirme meselesi daha önce de önüme kondu. Bunu gerçekten merakla yapanlar oldu, eleştirel bir düzlemde yapanlar oldu. Hepsi başımın üstüne. Ancak maalesef "internet meczubu" gibi hareket etmekte ısrar eden birkaç kişi de bu durumdan bana yönelik mesnetsiz bir "çamur at izi kalsın" hamlesine girişti. 

Bu yazıyı yazmakta tereddüt ettim çünkü bana saldırıp duran vatandaşların çiziktirdiklerine kıymet vermiş gibi bir duruma düşer miyim diye düşündüm. Ancak şöyle bir şey var, bu vatandaşlardan bazıları Ekşi Sözlük'te benim hakkımda saçmalayıp duruyorlar ve Ekşi Sözlük ciddiye alınması gereken, önemli bir mecra. Adınızı Google'a yazanların karşısına çıkan ilk sonuçlardan biri Sözlük linkleridir. Bir arkadaşımın deyişiyle "yeri geldi mi cv'ne bakmazlar, Sözlük'te yazan şeylere bakarlar". Ben de yazması sıkıcı (muhtemelen okuması da öyledir) bu yazıyı kaleme almaya karar verdim. 

Aşağıda 2 metin okuyacaksınız. İlki, Sözlük'te hakkımda son zamanlarda yazılan ve ne kadar kaba biri olduğumu anlatmaya çalışan entry'lere (misal; http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25277997  ) ilişkin. İkincisi ise 31 Mart 2011 tarihinde ÖDP mail grubuna yazdığım bir mail. Orada da ÖDP'den önce uzaklaşıp sonra partiye geri dönüşümün hikayesini anlattım. 


I


Aşağıda, Twitter'da @karaolorin adını kullanan Gökhan Kara adlı vatandaşla yazışmamı okuyacaksınız. Kendisi durup dururken bana aşağıdaki cümleyle hücum etti ve olaylar gelişti:  


- B.Cop'un yazdıklarını ciddiye almamak lazım, nasıl Melih Altınok Taraf'a gittiyse o da dev yolcular NTV'de iş bulunca ÖDP'ye döndü


- Beni büyük hayal kırıklığına uğrattın Gökhan efendi. Düzgün biri olduğunu düşünürdüm, ahlaksız olduğun aklımın ucundan bile geçmemişti. Nasıl da utanıp sıkılmadan bir yalanı, yüzde 100 eminmişçesine buraya yazıyorsun. Beni NTV'ye Dev-Yolcular sokmadı. Hiç ama hiç alakası olmayan bir şekilde döndüm NTV'ye (evet döndüm, 2002-3'te çalıştığım yere döndüm) Yazıklar olsun Gökhan. Gerçekten yazıklar olsun. Ve allah yardımcın olsun, umarım zamanla daha mutlu bir insan olur, böyle hastalıklı kompleks kusma eylemlerine tevessül etmezsin...


- Bu arada, hadi lan zevzek cop, vurdum mu bir de duvardan yersin, biliyorum hakkımdaki düşüncelerini


- Ezik, ben senin hakkında "uzaktan izlenim" dışında hiçbir şey düşünmüyorum çünkü seni tanımıyorum. Vururmuş.. Sen git çavuşu tokatla.


İşte resmin bütünü bu. Hakkimda entry döşenen vatandaş benim için "en ufak eleştiride lumpenleşiyor" demiş (bkz.   http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25277997 ). Yüzde 100 yalan olan ve daha önce de yalanladigim bir şeyi tekrarlamak mı 'en ufak elestiri', "hadi lan zevzek" mi 'en ufak elestiri', "vurdum mu duvardan yersin" mi 'en ufak elestiri'?


Benim hatam terbiyesizleşen birine onun üslubuyla yanit vermek olabilir, belki her şeye rağmen onun seviyesine inmemeliydim, ama hayatta kaç insan kendisine hem iftira atılıp hem de küfredildiğinde centilmenliğini korur?


Elbette ki kimse beni sevmek zorunda degil. İsteyen benden nefret de edebilir. Bana yönelik yapıcı olmayan eleştiride de bulunabilir. Ama baştan sona yalan olan bir şeyi kafada uydurup sonra bu yalana kendini inandirmak da neyin nesidir? Benim şu andaki işime girişimin (bu arada, işten atılırsam rahatlayacaklar herhalde) onların iddialarıyla yakından uzaktan alakası yok.


Üstelik bu beyler bununla da kalmayip, 2009'da uzaklaşıp 2010'da geri döndüğüm partime dönüşümü şöyle bir hayali senaryoyla açıklıyorlar: "Burak'ı Devyolcular işe soktu, o da siyasi çizgisini degistirdi". Yalan içinde yalan. Hiçbir utanma duymadığım 'görüş ve kanaatlerimdeki değişim'in bu saçmalıklarla hiçbir alakası yoktur ve olamaz. Bu adamların imgelem dünyasında bir insan iş karşılığı siyasi çizgisini değiştirebilir, bunu bilemem, belki de bunu onlara kendi tıynetleri düşündürtüyordur. Ama ben filancalar bana iş buldu diye siyasi cizgimi değiştirmem. Nokta.


Nelerle ugrasiyoruz yahu. Özür dilerim beyler, evet 2009'da ayrildigim ÖDP'ye 2010'da geri döndüm. Anam anam meğer ne büyük günah işlemişim...


Hayal mahsulü iddiayi ortaya atan Wolvesster adlı sözlükçü hakkımda 2 entry döşendi ve bu şahsın yalanını Gökhan Kara Twitter'da sürdürdü.


Vay Cop şerefsiz dedi diye entry girenlere (bkz. http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=25273747 ) sormak isterim, böyle işkembeden iddia ortaya atıp sonra da bunun kanıtını ortaya koyma zahmetine katlanmayanlara... Yahut bu yalan iddiaya mal bulmuş mağribi gibi sarılan, bu iddia doğrultusunda başka insanlardan hakkımda bilgi toplamaya çalışan ve bir de utanmadan "Cop bu konuda açıklama yapsın" diyerek benden hesap soran stalker'lara şerefli mi denir?


Ben de o zaman bu arkadaşlar hakkında "3 sene önce Laleli'de bir Rus turisti bıçakladılar" diye bir iddia ortaya atayım, bunu kanıtlamakla uğraşmayayim, bu yalanlandığı halde kulağımın üstüne yatayım, ve de "şerefli" olayım.
II

ÖDP email grubuna 31 Mart günü yazdığım mailin ilgili bölümü: 

Partimizde 2007-2009 yillarinda yasanan surec herkes icin yipratici oldu ve yer yer ideolojik/siyasi tartismanin geride kaldigi, kisisel itis-kakislarin ve duzeyi yuksek olmayan polemiklerin on plana ciktigi bir donem yasadik.

Ben bu donemde solda buyuk bir kitle partisi kurulabilecegini dusundum. Bunun icin hem oznel hem de nesnel kosullarin oldugu kanaatindeydim. Partide beraber hareket ettigim insanlarin bu vizyona sahip oldugunu, Devrimci Dayanisma grubunun ise ODP'yi genis halk kitleleriyle bulusturacak bir siyasal hatti olmadigini dusunuyordum. Gonlumde olan, ODP'nin 1996-99 kitleselligini de asan bir sol odak haline donusmesiydi. Sol kitle partisinin cekirdegini ODP'nin teskil etmesi gerektigine inaniyordum. Bu da sanirim partime duydugum aidiyet duygusuyla yakindan iliskiliydi.

Her neyse, Ozgurlukcu Sol grubu partiden koptu. Ben de koptum. Ancak, ilginctir, henuz ortada hayal kirikligi yaratacak bir gelisme dahi yokken yeni sol parti arayislari, sonu gelmeyen toplantilar, baska gruplarla gorusmeler.. . Nedense olan bitenleri kendime "yakin" bulmadim ve daha isin basinda yol arkadaslarimla arama politik bir mesafe girdi. Ve yeni partiyle ilgili hicbir faaliyete katilmadim.

2009 sonlarina dogru yeni parti projesi iyice somutlasti. Ben gerek bilesenleri acisindan, gerekse yeterince solda durmadigi gorusumden dolayi, bu girisimden uzak durmaya devam ettim. Ancak tabii ki orada bir suru de arkadasim vardi, basarili olmalarini istiyordum. 2009 sonu ve 2010'un hemen basinda yeni partide sosyalist bir kanat olmasi, adiyla saniyla ve hukukuyla parti icinde faaliyet gostermesi gerektigi yonunde gorus ifade etmeye basladim. Bu goruslerim destek bulmadigi gibi, aksine, ovguden cok tepki aldim.


Dolayisiyla 2010 Ocak ayi itibariyle girisimle arama cok ciddi bir mesafe girmis oldu. Medyadan, internetten takip ettigim (eski) partimi ise ozlemeye basladim. Daha 1 yil once bir arkadasima sohbet esnasinda "kendimi bazen ODP'ye donmeyi dusunurken yakaliyorum" dedigim vakidir.

[burada "1 yıl önce" ile aşağı yukarı Mart 2010 kastedilmektedir]   

Bu arada Mart ayinda yeni parti kuruldu, ve acikcasi bu adeta bir olu dogum gibiydi. EDP siyasi yasamina guduk bir sekilde basladi. Kurulus ve onu takip eden birkac ayda kendi kendime ukalaca "gelismeler ongordugum gibi oldu" diye dusundum. Bu gorusumu paylastigim arkadaslarim da oldu. Mayis'ta Kilicdaroglu' nun CHP'nin basina gecmesini ise EDP icin oldurucu darbe olarak yorumladim kendimce. Sanirim bu ongorum de dogru cikti. Referandumda benimsedikleri 'evet' tavri ile bu sefer de kendi kendilerine darbe vurdular. Bu, kisa sure icinde yedikleri ikinci oldurucu darbe oldu.

2010 yili AKP'nin hukumet olmaktan iktidar olmaya dogru atilim yaptigi, 12 Eylul'un tum vesayetci kurumlarini kontrol altina alarak kendine yonttugu, toplum uzerindeki otoriter ve muhafazakar hegemonyasini guclendirdigi bir yil oldu. Git gide sol bir siyasetin ana hedef olarak odagina AKP'nin ve baglasiklarinin iktidarini oturtmasi gerektigi gorusu bende saglamlasti. AKP cirkin yuzunu gosterdigi halde hala sola saldirmayi surduren, sol uzerinde hegemonya kurma cabalarina devam eden liberal kesimlerin ise maskeleri indi, isbirlikcilikleri iyot gibi aciga cikti. Referandum donemindeki ayrismada ben de safimi kesin olarak belirledim.

Temmuz basinda Turkiye'ye dondum ve bir sure sonra Alper (Tas) abiyle bulustum. Ona ODP'ye geri donmek istedigimi soyledim. Sonra da kaydimi yeniledim falan filan...

Referandum surecinde evvela boykotun daha iyi bir fikir oldugunu dusundum. Bu gorusumu Alper abiye de ifade ettim. O da bana 'hayir'in gerekcelerini anlatti. Her neyse, ben 12 Eylul gunune kadar hem hayirci hem de boykotcu oznelerle gazetecilik cercevesinde temaslar, gorusmeler ve fikir alisverislerimi surdurdum. Referandum tarihi yaklastikca ben de hayirci oldum, boylece partimle de ayni pozisyonu almis oldum. Etik acidan olmasi gereken de buydu sanirim.

Velhasil, "geri donus" maceram kisaca boyle cereyan etti.

(...)